Salı, Ağustos 15, 2017

berbat charles'ın göremediği



geçen gün hem tuhafıma hem de hoşuma giden iki şey gördüm. (değişiğe gitmek, ilgince gitmek...) bir tanesi yolun kenarına bırakılmış bir kutu broşürdü, üzerinde "lütfen alınız," yazıyordu. içimden almak geldi ama üşendim. hem değişik tatlı bir yöntem, hem de kaç kişi alıyordur ki diye düşündürttü bana.

diğeri metrobüse giden üstgeçit yoluna yapıştırılmış aynı ilandan on tane. öyle muallakta kalmış ki altından her şey çıkabilir diye düşünüyor insan.

"Liseli-üni. gençler aranıyor
Aylık, 15 günlük
05..."


benim kutu kafacığım shininryu diye bir albümle döndü. yine bir sürü iyi ama tanınmayan isimle çalışmış. intihal skandalını unutmuş değilim ama yine de kendimi alamıyorum bu şarkıları sevmekten. ne kadar üzücü. bir parça ne zaman senin olur? 

bugünlerde ne yaptığımı düşünüyorum. anlatacak çok şeyim var gibi de yok gibi. ne yazmam gerektiğini bilemediğim bir durumdayım.

yaz okuluna devam ediyorum, hala bitmedi evet. on gün sonraysa eve döneceğim. tuhaf bir şekilde okul başladığından beri çok az kitap okuyorum ve bu beni üzüyor. ama bir şeyler çiziktirdiğim için böyle oldu, o yüzden mutluyum bir yandan da yeniden bir şeyler çizmeye başladığım için. gerçi son iki haftadır onu da yapmıyorum. sınavlarla dernek işleriyle uğraşıp durdum.

politikadan (uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi) çap için, sosyolojiden de yandal için başvurdum. şartları sağlıyor gibi görünüyorum şuan, bir aksilik çıkmazsa kabul almam gerekiyor. (gerçi en büyük aksilik neden başvurduğumu açıkladığım kısımda çıkabilir, şu ülke şartlarında politik sinema yapmak istediğini söyler mi insan?) açıkçası bu tercihlerimden çok emin değilim. hatta oldukça az ama sonra nasıl sinemacı olduğumu hatırlayınca çok da düşünmemem gerektiği sonucuna vardım. (üniversite tercihlerimi kura çekerek yapmıştım.) hayat bir şekilde ilerliyor ve zaten bütün gönlümle razı olduğum hiçbir tercihim olmuyor. bunu da kurcalamanın alemi yok. eğer sıkılırsam bırakıveririm, kimse beni bunun için zorlamıyor ki. evet, ben de merak ediyorum, bu şekilde ne kadar daha yaşamaya devam edeceğimi. ya da edebileceğimi.

ve merak ediyorum bazı şeylerin ne kadar benim tercihim olduğunu. bunu herkes merak eder. şuan bu yazıyı neden yazıyorum? yarın gitmem gereken o yere gidecek miyim? gerçekten gitmem gerekiyor mu? içimdeki isteksizlik oraya, onlara ait olmadığımı, aidiyet zaten gözden çıkarılmıştır ama en azından yakın bile hissedemediğim için, hep bir yabancı olarak kaldığım için mi aralarında? bu soru değildi. cevabı biliyorum. elimden geleni yaptım, hepsi birbirinden farklı ve belki onlar da zaman zaman benimle aynı hislere kapılıyorlardır ama yine de ben, hepsinden daha farklı bir yerde durduğumu hissediyorum. onları bağlayan ipler daha sıkı, ben yalnızca bir misafirim. geldiğim için, yaptığım işler için teşekkür edilen tek kişiyim.


bahar döneminin sonunda tatile girişimi kutlamak için on iki tane kitap almıştım, bunların hepsi daha önce okumadığım ve en azından yarısı adını bile duymadığım yazarlardı. normalde böyle şeyler pek yapmam, yani söz konusu kitap olduğunda riske atmam. ortaokul ve lisenin ilk yıllarında bu hakkımı fazlasıyla kullanarak elime ne geçtiyse okudum. şimdi okumam gereken koca koca listelerim varken şansa yer bırakmaktan hoşlanmıyorum. bu nedenle daha önce okumadığım bir yazarı okuyacaksam ya kitap konusunda düşüncelerine güvendiklerim arasından okuyan birini bulurum ya da ekşide bloglarda vesaire araştırım. ama yeni yazarları nasıl keşfedebilirim? bunun tek yolu biraz risk alabilmek, tabi ki yine detaylı bir araştırma yaptım web üzerinden ama ne kadar emin olabilirim?

sürekli ev değiştirdiğim için kitaplarımı genelde yanımda pek taşıyamıyorum. o yüzden bu listeye yaz okuluyla birlikte başlayabildim, araya başka kitaplar da giriyor tabi. şuan yalnızca dördüncüsündeyim. bahadır cüneyt yalçın'ın hep lunapark kitabından bahsetmiştim zaten. robert seethaler'ın bütün bir ömür ve chinua achebe'nin artık huzur yok kitapları diğer okuduklarım ki onlar da başka bir evdeki kütüphanemde duruyorlar, o yüzden resimde yoklar.  




bütün bir ömür (ein ganzes leben), avusturya edebiyatında, orjinali almanca olan bir eser. zweig, rilke, bernhard gibi isimleri tanısam da çağdaş avusturyalı yazarlardan, en azından halihazırda hayatta olan kimseyi okumadım galiba. o yüzden bu bir keşif sayılabilir benim için. sıradan bir adamın hayatını okuyoruz, ciddi anlamda çocukluğundan ölümüne kadar. gayet sıradan bir adam olan andreas egger'ın aslında hayata dair her şeyi yaşadığı; çalıştığı, ev yaptığı, aşık olduğu, evlendiği, savaşa gittiği, esir düştüğü, gezginler için rehberlik yaptığı, yaşlandığı bir hayat. yüz elli sayfa bile tutmayan bir kitapta bütün bir ömür. zaman zaman cidden etkilendim ama muhteşem diyemiyorum. ne eksik? emin değilim. 

artık huzur yok (no longer at ease), nijeryalı bir yazar olan achebe'nin ithaki'nin afrika üçlemesi kapsamında bastığı ikinci eseri. (ilki "parçalanma" ve sonuncusu "tanrının oku") achebe'yi joseph conrad'ın karanlığın yüreği eserine yazdığı eleştiriden tanıyordum. aynı zamanda coetzee'nin romancının romanı'ndaki "afrika'da roman" bölümünde adı geçince ilgimi çekmişti. aynı zamanda bu bölüm bana şu soruyu sordurdu "afrikalı romancılardan kimi okudum?" cevap üç nokta. böylece achebe'nin bu eserini elime almış bulundum. internetten alıyorsam ben kitapların tanıtım yazısını yani arka kapağını pek okumam, kitapçıda okuyabiliyorum ama genelde kitabın ilk cümleleri ya da içinden bir sayfa benim için daha önemli bir kriterdir. okulda okurken arkadaşım ne gördü, sordu. ben de klasik hareketim kitabı eline tutuşturdum. arkasını okudu, dedi ki "bundan iyi türk dizisi çıkar". bir sinirlenmişim ki sormayın, vay efendim, sen achebe'nin kim olduğunu biliyor musun diye girdim olaya, tırstırıp kaçırdım. sonradan arkasını okuyunca gördüm ki öyle düşünmekte biraz haklıymış, bayağı sığ bir yazıydı çünkü.

başkarakterimiz obi'yi umufio'lular derneği ingiltere'ye yanlış hatırlamıyorsam hukuk okusun diye gönderirler ama o ingiliz dili ve edebiyatı okur. dönüşünde iyi bir işe başlar, bir kıza aşık olur ama kız halkın geleneklerinde lanetlenmiş bir soya mensuptur ve iş hayatındaki yozlaşmış sistem onu doğru olanın ne olduğu konusunda şaşırtmacalarla karşılaştırır. obi, bu sırf soyuyla ilgili bir takım olaylardan dolayı sevdiği kızla evlenemeyecek olmayı da daha fazla kazanmak ya da daha iyi bir yere gelmek için rüşvet kabul almayı da reddeder. ancak kitabın sonu bizim türk dizilerinden biraz farklı biter.

gerçekten yumruk yedim. neeeee olamaz bu nasıl bir son?!!! parçalanma'yı kesinlikle okuyacağım ama tanrının oku için karar vermedim, onu parçalanma'nın etkileyiciliği belirleyecek sanıyorum. ben bir şeyler öğrenmek için roman öykü okumam. ama bu kitabı okurken öğrendim işte, elimde değil. nijerya, özellikle igbo kültürünü, beyaz adamın etkisini ve tabi achebe'nin bir igbolu olarak olaylara bakışını. tabi çeviri okumak ciddi problemli bir iş ama bazı deyimleri, atasözlerini olduğu gibi (yani okuyunca bir anlam ifade etmeyecek şekilde bile olsa) koruduğu için teşekkür ettim. ayrıca antrpolojide öğrendiğim bir sürü teorik bilgi yerine oturdu bu romanla. gerçekten anladım neden bahsettiğimizi derste.

şimdi, bisikletçi kumpası (fama o biciklistima) diye bir kitap okuyorum yine aynı konsept içinde, o kadar hoşuma gitti ki. stevislav basara kesinlikle daha önce duymadığım bir isimdi ve üzüldüm.  ama çok da değil çünkü daha önce okusam şimdiki kadar zevk almayabilirdim sanıyordum, çok ciddi bir humanities bilgisi istiyor bence. (neden beşeri bilimler ya da sosyal bilimler demiyorum? çünkü humanities'in ortaya çıkmasının nedeni bu bilim kelimesindeki ihtilaf. insanlıklar? insanlar ilgilenen alanlar...) ha bu bende var demiyorum ama bir kaç yıl önce çok daha azdı tabi ki. okula sövsem de bu anlamda çok şey kattığını yadsıyamam. neyse, basara, modern sırp edebiyatının önemli isimlerindenmiş. şimdilik umudum, diğer eserlerinin de türkçeye çevrilmesi ya da ingilizce çevirilerinin benim için ulaşılabilir konuma gelmesi yönünde. çok çok sevdim. (bir de grup var cyclist conspiracy diye, güzel şarkıları var.)



sultanahmet'ten süleymaniye'ye kestirmeden geçmeye çalışırken istanbul üniversitenin olduğu sokakların birinde bir tezgah gördük. kolye, yüzük, bileklik tarzı şeyler satıyorlardı. hoş şeylerdi, birer tane alalım dedik. ben bir kolye aldım. üzerinde aydan sarkan salıncakta sallanan bir kız var. ben lisedeyken, hava bulutlu değilse ay ışığı öyle güçlü vururdu ki uyuyamazdım. o zaman hiç romantik bir yanı yoktu. üzerinden geçen yıllarda ben de hayatla birlikte çokça değiştim. kötü bir şey değil bu, olmak istediğim kişi olmaya çalışıyorum ve büyük ölçüde başarıyorum. daha ne isteyebilirim ki gibi görünebilir. ama o zaman da, mesele kendimi gerçekleştirmekse, bunu yapma gücüne sahip olduğuma inanırdım ve inanıyorum. kendini tanıyan biri olmak istedim, duygularını dibine kadar yaşayan biri, aklına eseni söyleyen ve yapan biri olmak istedim. oldum. evet belki henüz aşık olamadım ve insanlara bakarken onları potansiyel öyküler olarak görmekten kendimi alamıyorum. ama her zaman önümüzde atılması gereken adımlar olması iyi değil midir? bu retorik değil. gerçek bir soru.

kolyeyi boynumdan hiç çıkarmıyorum. ona ne zaman baksam on yedi yaşımdaki beni hatırlamak istiyorum. evet, ben mutluyum, deyişimi. üzülüp ağlarken bile mutlu olduğumu bilişimi hatırlamak için. bugünlerde sık sık unutur oldum. uzun zamandır eşikteyim, depresif bir dönemin içine kendimi bırakmamak için elimden geleni yapıyorum ama bir şekilde tamamen çekilip kendimi kurtaramıyorum. uzun uzun sorunun ne olduğunu düşünüp onu çözümlemedikçe bu durumdan kurtulabileceğime inanmıyorum. daha önce hiç böyle olmadı.

yine de sorunun kendimle ilgili olduğundan emin gibiyim. yirmi bir yaşında vasıfsız biri olmaktan bahsediyorum. yazmayı hayatımın bir amacı ve sonucu olarak gördüm yıllardır. peki, en son ne zaman kayda değer bir şey yazdım?


mandariniid'i yeniden izledim. üç yıldan fazla olmuştu, hala çok güzel.  

***

çin'de deprem oldu iki gün önce haberlerde görmüşsünüzdür, sichuan'da, sincan'a doğru ilerliyormuş fay hatları. deprem olduğunda xingchi (benim xian'da yaşayan arkadaşım) asansördeymiş. bir şey olmamış, iyiymiş.

sen iyisin, iyi kal. dikkat et kendine. peki iyi olmayanları, olamayanları ne yapalım, ne diyelim? dua edelim desem xingchi'ye, bir şey ifade eder mi? ölüm söz konusu olunca nasıl bitebiliyor bütün sözler ve duygular?

deprem olduğu gün, akşam eve dönüyordum. hava kararmıştı, saat ona geliyordu. annem aradı, sesi ağlamaklıydı, bir haber aldık dedi. antalya'daki akrabalarımızdan, annemin kuzeninin oğlu, benden bir yaş büyüktü, sporcuydu, profesyonel yüzücü ve rafting yapıyordu. ben onu hiç görmedim. motosikletini tamir etmek için kenara çekmiş, arabanın biri gelip çarpmış, ölmüş.

kalıverdim caddenin ortasında. hiçbir ilişkimin olmadığı, tanımadığım sevmediğim biri.  yıllardır duyardım adını, yaptıklarını. şimdi öldüğünü duydum. tek kelime edemedim, birden gözyaşlarım boşaldı. annesini düşündüm, abisini, bütün aileyi düşündüm, sonra onu. bir insan olarak. bir oğul olarak. akranım olarak. aramızda hiçbir fark yoktu. belki ben ölürdüm ve ona haber verirlerdi. ama böyle olmuştu. kadınlar ağlıyordu, bu gencecik oğul gömülüyordu.

kimseye söyleyemedim. dedemin amcası olan yüz on yaşındaki mustafa amca öldüğünde de diyememiştim. onu severdim, o benim kim olduğumu bilemezdi. babannem öldüğünde de sustum. ölüm böyle bir şey. her şeyi herkese anlatabilen ben, kesiliyorum.

***

ne olursa olsun yaşamaya devam ettiğimiz bir gerçek. unuttuğumuz, güldüğümüz yeniden ve yeniden. saçma sapan şeyleri dert edindiğimiz doğru. gündelik hayatın gerçekliğine inanıyorum ben, değersiz demeye nispeten küçük görünen şeyleri, reddetmeye hakkımız olmadığına inanıyorum. bunu konuşalım, bunu yazalım, ne çıkar?


Salı, Temmuz 04, 2017

sonsuz sıcaklar ve hayvanları yemek


son günlerde blog yazmayı bırakmalı mıyım diye düşünüyorum, yani bu işi eskisi gibi beceremiyorum. sadece vazgeç diyesim geliyor kendime. yine de bu yazıyı yayınlamak istedim.

insanlar suluboya ile neler yapıyor, her defasında şaşırıp kalıyorum. reddit'te gördüğüm her resme (suluboya olanlara) imrenerek bakıyorum. ben neden bu kadar zorlanıyorum sanki?



istanbul'da hava yine çıldırmış durumda. hiçbir şey yapmadan yalnıza nefes alarak rope rider'ın deyimiyle hava "sonsuz" sıcak ve "ölüm gibi  terliyorum".  yakında yıkanmaktan vücudum pörsüyecek, dahası buna rağmen şartlar izin verse gene de bütün gün suyun altında kalmayı tercih ederim. su demişken yalnızca iki kez denize girebildim ve ağustos sonuna kadar da bir daha gidebilmem mümkün görünmüyor, yaz okulu başladı ve ben bu sıcakta okula mı gideceğim? evdeki klimanınsa kumandası yok! bakıp bakıp iç geçiriyorum ve bu konuda elimden hiçbir şey gelmemesi çok acı verici (app'leri denedim, olmuyor).

saat ona geliyor hava yeni karardı ve ancak nefes alınabilir hale geldi. ben bütün camlarını açtığım salonda otuyorum. (peki evin rüzgar alan cephesinde salonun yanı sıra yer alan tek odanın tuvalet olması? hem de pöfür pöfür esiyor.) bütün odalardan daha da sıcak olan oda elbette benim odam. girmemle çıkmam bir oluyor, bu gece salonda uyuyacağım galiba. bir de regl dönemindeyim iyi mi? sancılarla sıcak birleşip pusu kurdular bana. erkek olamadım ya bu hayatta, başka da bir şey olamam herhalde, diye sayıklanıyorum gene.

bahadır cüneyt yalçın'ın "hep lunapark" romanını okudum, afilifilintalar'ın sitesinde görmüştüm ilk, en sık yazan o galiba. bunda dört beşe sene önceydi. pek umursamadım ne yalan söyleyeyim, geçen ay finallerden çıkınca bir çılgınlık yapıp daha önce hiç okumadığım çok da ünlü olmayan yazarlardan on iki kitap almıştım. normalde bu riske pek kolay giren biri değilimdir. aslında yeni yazar keşfetmeyi seviyorum ve sanırım artık işi öğrendiğimden bu yeni tatları seviyorum da. her zaman değil tabi ama yüzdesi hayli yüksek. bu roman da o alımdan okuduklarımın ilki. öyle üstte duruyordu, düşünmedim. çok hoşuma gitti, çok tatlı bir kitap. yalçın'ın diğer eserlerine de göz atacağım. 


bir de belgesel izliyorum "internet's own boy", reddit'in kurucusu aaron swartz'ı anlatıyor. gene kendimi kötü hissediyorum ne boş insanım diye. irfan da romancının romanı'nı okuyor şimdi, kafası karışmış, günde yüz tane mesaj atıyor uzun uzun, sorular soruyor çoğu hayvan kesimi ve et piyasası hakkında (ben vejetaryen olduğum için saldırıyordu önceden ama şimdi geri bastı, eyvallah coetzee) ve ben erimiş beynimle bön bön bakıyorum sadece. bir kaç gün önce artvin'in dağlarında çiçekler açıyordu ve ben üzerime hırka giyiyordum, gene de üşüyorduk turşu'yla, balkonda uzun uzun oturamıyorduk. şimdi ıslak eteği kafama sarıp elimde sodayla dolaşıyorum.

haaa şu konuyu açıklığa kavuşturalım, ben vejetaryen değilim ama et yemeyi tercih etmiyorum (wtf demeyin, bir durup dinleyin). bütün suçlusu 9gag diyormuşum jkfeknj. yok yok tabi, bu etiketten hiç hoşlanmıyorum, ait olmadığım bir kitleye iteliyor beni, can sıkıcı bir etiketten farkı yok. mesela siyasi açıdan da sosyal demokrat kafaya yakın olmama karşın kendimi böyle tanımlamam (bakınız aidiyet problemleri vol.4554653) mesela kendime feminist diyemem, genelde part-time derim. yani bütün bu etiketlerle sorunum temelde aynı, yalnızca belli bir ölçüde aynı fikirde olduğum için o fikrin onulmaz bir savunucusu olarak görülmek. bugünlerde herkesin sorunu bu değil mi zaten?

birden aklıma geldi, bazı insanlar var, veganlara saygı duyup vejetaryenlere peh diyenler. (kusura bakma size hiç saygı duymuyorum, demişti adını bile bilmediğim bir insan evladı, sigarasının külünü havaya savurup izmariti çimene atarken) bunun kolaya kaçmak olduğunu düşünenler demek istiyorum.  bazı insanlarla bu meseleyi hiç tartışmamanın en iyi yol olduğu kanaatindeyim, bazılarıyla konuşsam da genel olarak tartışmaya girmekten hoşlanmıyorum çünkü bir kere benim zaten az önce de dediğim gibi yüzde yüz olarak arkasında durduğum bir şey değil bu. ne zaman babama etin fabrikasyon sürecini anlatmaya başlasam o da sebzelerin geçirdiği işlemler hakkında konuşmaya başlıyor ve argümanları çok güçlü. ne yapalım peki, açlıktan ölecek değiliz ya. işte bu noktada benim takıldığım şey (kişisel bazda değil, kitlesel olarak) et yeme sıklığımız gibi geliyor. mesela şuan herkes ne sıklıkla et ve et ürünlerini tükettiğini düşünsün (evet tavuk balık dahil, deli etmeyin adamı.)

dinlerde et yemenin yerini de araştırdım tabi. islamda helal diye atlamayalım hemen, helal ama nasıl et? bir kere helal kesim olayları falan hava cıva, kimse beni inandırmaz o sertifikanın pratikte karşılığı olduğuna. sonra gerçekten temiz olması gerekiyor, hayvanın doğasının bozulmamış olmaması gerekiyor. o mal mal bakarak kendinden geçmiş çiftlik inekleriyle yayladaki inekleri bir tutamayız ki. şunlar bile bir dindar insana şuan dışarıda yediği etlerin yüzde doksanına veda etmek gerektiğini gösterir. ama bir sürü hadis var et yemenin yararlı olduğuna dair, onu ne yapacağız? ben en çok şuna takıldım, hadis değil gerçi hz.ali'den dediği rivayet edilen şöyle bir cümle var (ihya, 3/92): “kırk gün et yemeyenin ahlâkı ve çehresi kötüleşir (bozulur); kırk gün üst üste et yemeye devam edenin de kalbi katılaşır!”

tabi şimdi ben ahlaksız bir insan oluyorum buna göre fdkjgfsds. tövbe, benim buradan anladığım etin sık yenmemesi gerektiği ama hiç yenmemesinin de doğru olmadığı çünkü bildiğimiz üzere sağlık mevzusu var. buradaki ahlak bozulması da beden güçten düştüğü için ruhsal durumlar da bundan etkilenir gibi düşünüyorum. (bendeki kansızlık, vertigo, solunum problemleri bununla ilintilidir belki.) şimdi burada kırk gün üst üste yemek meselesini de otuz gün yedim kırk gün yemedim sorun yok diye algılamak da doğru değil bence ki çevremde her allahın günü et tüketen insanlar var. iki haftada bir et yeseydi bu insanlar daha kalitelisini yiyebilecek ve çok daha az hayvan zarar görecekti. sadece et değil tabi mesele, süt, yoğurt, yumurta, bal... velhasıl kelam bütün hayvansal gıdaların temin edilme yolları ki az önce de dediğim gibi sebzeler de fena. food inc. belgeselerini izleyebilirsiniz.

endüstrileşme ve fabrikasyon yalnızca yiyecek için geçerli değil üstelik, yüzde yüz pamuklu giysiler hayli pahalı ama otuz tane sentetik alacağımız parayla üç tane pamuklu alabiliriz sanıyorum ve bunlar bizi idare eder. etmez mi? minimalist değilim ama böyle yaşamanın daha sağlıklı, daha kolay, daha rahat olduğu aşikar değil mi? ben böyle mi yaşıyorum? yemek konusunda evet, giyecek konusunda hayır. neden? çünkü ben alışveriş yapmam. ablamın giymedikleri zaten dolabımın yarısını oluşturmakta. ve dolapta az giysi olması büyük rahatlık (forma giymeyi bu yüzden severdim), düşünmüyorsun. konu buraya nasıl geldi? geyiğe bağladım iyice. (temel sorun kapitalizm sdkfjsdk)

hülasa, et yemeyin demiyorum, azaltın diyorum. 

 neden hiç yemeyin diyemiyorum? çünkü herkes bir şeyler yiyecek belli ki bu kaçınılmaz, ayı yiyorsa biz de yiyebilmeliyiz galiba. (ayı yemezse ölür diyor coetzee, yani jaguar diyor o ama çok da fark etmez sanıyorum. ben vejetaryen kedi çok gördüm sonuçta, bütün hayvanların beslenme alışkanlıkları değiştirilebilir, hadi o zaman şimdi bütün yırtıcıları bilinçlendirelim.) ama çığırından çıkarmayalım beee.

kişisel olarak ben et yemeyi tercih etmiyorum. denediğim zamanlar oldu (çünkü ben felsefe olarak yemeğin kalitesinde seçici, türünde allah ne verdiyse olmayı savunuyorum) ama midem bulanıyor, hayvanı düşünüp duruyorum, hazmedemiyorum. eh o zaman bu toplara girmeye gerek yok.

bu yazı niye bu konu hakkında oldu ki? hep irfan'ın suçu.



Çarşamba, Haziran 14, 2017

çaykovski ve fasulye ve schubert ve çay ve final

sanatçı ruhu güçlü, etik anlayışı zayıf olma durumu


film izleyecektik, toplantı var dediler. genelde böyle bir şey olmaz, çok nadiren, size denk geldi. ben güldüm, ben varım burada dedim, olur böyle işler. beni katmamak gerek planlara, en iyisi.
sonra oturduk bahçede boş boş, dondurma yedim. sonra biraz daha oturduk. sonra bahçeye geçtik, orada da yattım biraz. böyle aylaklık yaptım saatlerce. sonra üşüdüm, çişim geldi, kalktım, eve geldim. ne yapar ki insan? ne yapsın insan?

***

bu mayıs gibi değil, bu çok sakin bir sonbahar günü. gök gürlüyor, fincanda çayım var, bir de ödevlerim ve ben hepsine dil uzatarak edebiyat parçalamayı tercih ediyorum. bu dünyanın en harika şeyi sağanak halindeki yağmur değil mi? en azından ben öyle olduğuna inanıyorum. benjamin bakıyor bana masanın ucundan, adorno bakıyor, ben kafamı çeviriyorum. yağmur arttıkça ses yükseliyor içim coşkuyla doluyor. hadi diyorum hadi. daha çok daha çok yağ. yarın çimlere oturamayacağım mesela biliyorum ama yağ.

mümtaz'la konuşuyoruz; babası gelmiş, kardeşi. sarıldım, öptüm diyor; yaşlandığını fark ettim. ben de aynı şeyleri hissediyorum. annem sanki değişmiyor ya, babam yaşlanıyor, daha bir belli. çok üzülüyorum, kabullenemiyorum ki. bir de böyle ayrı olunca işte daha bir çok. eskiden babamla didişir dururdum, artık ne dese yapıyorum. birlikte aylaklık yaptığımız zamanları çok özlüyorum.
bir kez bile onu sevdiğimi söylemedim mesela babama. ablama veya anneme de söylemedim.

yarım saat kadar durdu, yeniden başladı.

***

şeyhim on dört milyar yıl ne çabuk geçti
yaş kırk oldu kırklara karışamadım
ben defterden sildim ölümsüzlüğü
şeyhim kainata alışamadım

***

şair tütün almış sonunda, sabah sarıyordu. "hiç beceremiyorsun," dedim, güldük.
akademiye olan düşmanlığı soğukluk seviyesine gerilemiş. "bana geçti herhalde," dedim "düşmanlık değil de... akademisyen bir sanat ürünü ortaya koyamaz."
"işte," dedi, "ben de ondan bahsediyorum. akademiye karşı çıkacağın bir şey sanat olabilir ancak, sanat akademinin eleştirisidir." bunu tartışabilirdik çünkü katılmıyordum ya, üşeniyordum da konuşmaya. sigarasını gösterdi sonra "bak ne güzel sardım işte," dedi. "beğenemiyorsan sen sar da görelim, suya sabuna dokunmadan..."
"ben akademisyen olacağım," dedim.
güldük.

***


saat daha dört buçuk olmasına karşın hava karanlık. bağıl nem sınıra ulaşmış durumda, nefes alamıyorum.

yine kütüphanedeyim işte. eve gidesim gelmiyor artık hiç, burada daha yalnızım, daha huzurlu, daha rahat. kimse karışmıyor, kimse tek kelime etmiyor. ben de kimseyi görmüyorum, ne güzel. biraz dernek işleri, azıcık çalışıyorum, kitap okuyorum.

gene amaç-araç problemi ortaya çıktı, bu sefer kriz geçiren mümtaz. karşılıklı ağlaşıyoruz diyor, gülüyorum. bir ben bir o. sonra ben diyorum çok şey olmak istiyorum; yazar, akademisyen, yönetmen, aktivist, editör, çevirmen, bir de sosyal yardım başlığı altına koydukları işlerden birini yapmak. (vicdan rahatlatmak için mi? sanmıyorum, ben eğleniyorum bunu yaparken. öyleyse eğlence için mi? hangisi daha iyi?) neden tek bir tanesini seçmek zorundayım? hepsi olabilirim, yalnız sanatla akademi bağdaşmıyor. bir çılgınlık yapabilirim? emin değilim, makale yazmaya devam etmek istiyor muyum? eğlendiğim bir yanı var teslim tarihi yarın olmadığında, bunu inkar edemem. ders vermek de güzel şey diyorum, öğrencilerimin kafasını kendi düşüncelerimle doldurabilirim -kötü kadın kahkahasıyla. ama öykülerimin yolunu kesiyorsa eğer bundan vazgeçebilirim. gel gör ki öykülerinde de gerçeklikten ve teknikten ve istatistikten kopamayan ben, gerçekte ne kadar iyi bir kurgu yazarı olurum?   

asıl mesele bu değildi. mesele korkuyorum sorumluluk almaktan, çok ciddiye alıyorum, sürekli şikayet ediyorum ama mutlu da olabiliyorum bir şekilde. iş üstünde olmak, "bütün yeteneklerimi sergilemek, zihnimin güçlerini seferber etmek hoşuma gidiyor." (barış bıçakçı - bizim büyük çaresizliğimiz) mutlu ediyor ve yararsız, anlamsız bir insan olduğum hissini azaltıyor. elbette burada meşgul olduğum şeyin niteliği de hayli önemli. yoruyor, üzüyor, yıpratıyor tabi ama yaşamak işte. 

***

güneşli havalar diyorlar insan içini kıpır kıpır eden, bence hormonları harekete geçiren bir şey de olabilir bilemiyorum, bu leylalık nereden geliyor? daha aşk diye bir şey var mı gerçekten onu bile bilemiyoruz, tabanında cinsel arzuların olduğu bir sevgi çeşidi mi mesela? şehveti aşktan ayırabiliyor muyuz? ben aşkın biraz uçarı biraz da nevrotik olduğunu düşünüyorum. uf yine hep spekülasyonlar.

insan aşık olunca bütün dünyası o kişi mi olur yoksa ara ara düşündüğü bir şey mi sadece? mesela kimse final dönemi aşık olmuyor gibi geliyor. 

birisi aklımıza geldiğinde sırıtıyorsak bunun anlamı nedir? peki birileri geldiğinde? bence bunun ayrımı yok, insanları çok sevdiğimizde, yalnız çok sevdiğimizde olan bu. peki aynı insanlara deli gibi öfkelenebiliyorsak olan nedir? bu benim duyguları çok uçlarda yaşadığımı mı gösterir? doğru değil mi? hemen yükselip hemen sönen karakterim.

***


şimdi mutfaktayım, arkadaşım fasulye kesiyor, akşam yemeği için. ben istanbul'un tarihiyle ilgili bir makale okuyorum, fonda schubert çalıyor; piano sonata in b flat major. elimde çay var, kaçıncı bardağım? kahveleri sayıyor muyuz? daha öğle ezanı bile okunmamış.

okula geldim, irfan aradı, bahçede oturdum konuştuk. birinci konu başlığı: ben deli miyim? olmadığımı iddia ettim ve sunduğum veriler doğrultusunda olmadığıma karar verdik. tşktşk. ikinci konu başlığı: gerçeklik ve rüyalar. bundan sonra her rüyamı yazmam gerektiğine böylece karşılaştırma imkanı olabileceğine karar verdik. üşenmemem önemli. üçüncü konu başlığı: hayatta meselemiz niye yok?

***
  
saat gene üç. en son ne zaman dört olmadan uyuduğumu anımsamıyorum. bunu seven bir insan değilim ben, böyle yaşamayı. sabah beşte yatmayı değil kalkmak güzel olan. ama en güzel öğleden akşama uyumaktır galiba.

insanların yüzüne bakmak beni rahatsız ediyor, o yüzden sanırım yüzleri hatırlayamıyorum da. ve herkes nasıl da aynı oluyor büyüyünce. çocuklara bakınca hepsi eşsiz, hepsini hatırlıyorum, yüzlerini, isimlerini, hareketlerini. belki ekstra çaba sarf ettiğim için? mümkün. 

***


saat yediye geliyor, ben yine makale yazıyorum. ne bitmek tükenmez hikayeler. uykum var gibi yok gibi. kelime sınırını çok aştım. bıraksam burada bırakırım makaleyi bir iki düzenleme yaparım bırakırım ama kıyamıyorum en güzelini yapmak istiyorum. yaptıklarımın en güzelini. fuko'yu da seviyorum çünkü hem. o da beni severdi tanısaydı.

***

"şair, bu bir savaş değil diyordu, sizinle savaşılmaz, sana baktığımda ikimiz adına acı duyuyorum, aynı türden olmasaydık, sen insanlığa devam etseydin, ben uyuz bir köpek olsaydım." (tol, s.178)


Perşembe, Mayıs 04, 2017

olsun böyle de iyi



"çünkü sıkıntı öldürür. ve ama sıkıntı öldürüyor. acı ve öfke değil, ama sıkıntı öldürüyor. çok geçici, anlık, masum, makul olabiliyor sıkıntı, ama öldürüyor." 
-murat uyurkulak, tol

***

yaşam tarzımın da "tuhaf" olduğunun düşünenler görüyorum. bana radikal diyorlar, ne demekse. hiçbir kurumla, ideoloji ya da sistemle arası olmayan bana -gençlik işte- neden anarşist demiyorlar mesela? diplomalı anarşist demişti mahallenin çılgın teyzesi.  -yalnız sıra dinlere geldiğinde diyecek bir şeyim yok, mesele akıldan geçip varlığını kanıtlayamadığımız tinsel olgulara geldiğinde susuyorum, içim rahatlıyor- yine de peki diyorum, tekzip etmiyorum, öznesi olmayan bir radikallik benimkisi diye düşünüyorum. boşta kalmış elektronum var gibi. hayvanları insanlardan çok sevdiğim için ya da arkadaşları takip edeceğim diye güneşte yanmak istemediğim için. hemencecik çimene, banka, halının üstüne yatabildiğim için; merak edip metruk bir evin kapısını açıp içeri girdiğimden dolayı radikal diyorlar. erguvanlar baklagil olduğu için. ve radikallere hoşgörüyle yaklaşmıyorlar, aramızda yeri yok diyorlar, yine de bana ses etmiyorlar, öznesi ve pratikte karşılığı yok ya benim radikalliğimin, görmezden gelebiliyorlar. ben aynı masaya oturup konuşabiliyorsam kim olduğu fark etmez insansa diyorum. onlarla da çok aynı fikirde değilim, çoğu zaman ayrı düşüyorum ama bunu sorun etmiyorum. eğer radikallere yeriniz yoksa kalkıp giderim diyorum en sonunda. böyle bakınca en çok ben hümanist takılıyorum ama insanlıktan en çok da ben nefret ediyorum.

***

"bir gecede okuyup altını çizdim satırların, kelimeleri çemberler içine aldım; şiir seviyorum, öyle gencim." 
-mahir ünsal eriş, kanatlarımız olsa be metin

*** 

bazı insanlar olabilir, onlarla kurmak istediğiniz ilişki benzersizdir, bir adı olmayan ilişkiler. zaten bizler nasıl olup da aile-arkadaş-aşk gibi zavallı kategorilere sokmaya çalışıyoruz ilişkileri, garip. işte ben de öyle adı olmayan ilişkiler kuruyorum insanlarla sonra hepsine arkadaş deyip geçmeye çalışıyorum ama hayır, aslında sorsalar bana reddedeceğim. biz arkadaş mıyız? sanmam. arkadaşım olsan ararım sorarım, ne yaptığını, dünyayı nasıl duyduğunu bilirim. tanış mıyız sadece? yoo, bundan fazlası olmalı. bir kere seviyorum seni, umursuyorum. gülüyoruz birlikte, yürüyoruz, resim bile çekiliyoruz. aynı şiiri biliyor, aynı oyunu izliyoruz. mezun olsan, evlensen, yakının ölse arayamam seni, mesaj da atamam. bir daha yüz yüze geleceğimiz güne kadar varlığımızı reddedebiliriz.  ama dedim ya, kurmak istediğim ilişki de bu zaten. bir adı yok, memnunum. bir daha karşılaşana kadar yabancı olmayı, birbirimizin yüzüne baktığımızda çeyrek asırlık bir tanışıklığın verdiği rahatlığı hissetmeyi seviyorum. ama denk geldi ya, çok görüştük bugünlerde, ara verelim biraz, birbirimizden bıkmayalım. bir de şunu düşünüyorum, bir araya gelmemizi sağlayan nedenler bir gün aniden yok oluverse birbirimizin hayatından da öyle aniden kaybolmaz mıyız?

***

"ne kadar uzun bir şiir diye otursam ne zaman o kadar kısa 
ne zaman ne kadar ödemeler tutacaksa o kadar açık çıkar 
ne kadar da kızlar var şiirlerimde baktım da 
ne kadar zafer diye otursam o kadar sarhoşluk gibi bir şey bu da 
ne kadar dava diyorsam bana o kadar ödeme yapıyorlar 
seni seviyorum aslında bu çok yanlış biliyorum 
bu yanlış biliyorum bu şiir yanlış bu sen ve bu seni seviyorum 
uzatmak yanlış biliyorum kızlar yanlış ve ödemeler yanlış 
... 
ne zaman ben anlamıyorsam mevlana diyor ki 
sevgili mevlana diyesim geliyor aslında ne zaman oturup kızlardan başlasam
sevgili mevlana evet sevgili ve çok ve sevgili 
mevlana bunun altını çok açtık galiba
..." 
- eren safi , alakası yok

***

herkesi biraz yazıyorum irfan ama en az seni. cümleler arasında geçiriyorum adını ama hiç seni yazmıyorum. belki en çok sen seviyorsun beni, bana en çok sen dikkat ediyorsun. beni en çok sen anlamıyorsun ama sorun değil, bunu da seviyorum ben. özür dilemeyi ve sevmeyi internetten öğrenmeye çalışmanı da seviyorum artık inan ki. üzülüyorum tabi, acıyorum. halbuki acımamam gerek onu da biliyorum, kötü bir duygu bu ama işte, böyle oldu. ben olmazsam ne yapacaksın diye düşünüyorum bazen, bir tek sana gıcık olmuyorum diyorsun. halbuki ben bunu tuhaf buluyorum, en çok bana gıcık olmalı insan, sen de değişiksin işte, cins. bayılıyorsun böyle şeyler duymaya ama herkes gibi. farklı olmaya, farklı olana tapıyorsun, ona da üzülüyorum. beni de o yüzden seviyorsun diye üzülüyorum bazen. halbuki radikal olmadığımı da farklı olmadığımı da her zaman söylüyorum sana. sonra bunu söylediğim için seviyorsun, çıkmaza giriyorum. belki beni en çok sen seviyorsun, ben de en çok buna üzülüyorum.

***

"Dünyanın bütün aşıkları, birleşin ulaaan!"


***  

nasıl olup da gittiğim her yerde yabancı oluyorum? sen diyorum, senin, siz,sizin. bence diyorum sık sık bir de, ben böyle düşünüyorum. ben bilemiyorum, emin değilim, sanıyorum. ben böyle inanıyorum. bütün dürüstlüğümü ortaya koyuyorum ama bir işe yaramıyor. bunu böyle söylemek istemiyorum ama insanlar benim kadar dürüst değil demek ki diye geçiyor. işte bunu bile dediğim için çünkü öyle düşünüyorsam eğer, gene de dürüstüm. 

bayadır gitmemişim gülhaneye, oturduğumuz balkon yıkıldı ama çıktığımız heykeller duruyor. şimdi ceviz ağacını dinlerken suyu çıkmış bu üçlünün -nazım, cem ve gülhane- tadını hala sevebiliyorum, hayret. bir de liseyi hatırlıyorum ben en çok, bağıra çağıra söylerdik şarkımızı son sınıfta ve en arkada oturup edebiyatçının yüzüne karşı gülerdik, onun müdür yardımcısı kimliğini kaybedişini severdik, bu doğru. biz de hızlanırdık ve gülerdik.

biraz şarkı, biraz öykü, roman, şiir yaşıyorum, bazen de makale ama en çok ben. yaşıyorum diyorum çünkü diğer zamanları yaşamak'tan saymıyorum. gezerken güzel, gülerken, projeler yaparken. projeler. yaşamamaklar. nefes almaklar mı? hangisi? valla ben bilmiyorum hocam, siz söyleyin. hem teoriye aşığım hem aksiyon peşinde koşuyorum ve lanet okuyorum ikisine de finalde. sıkıcı bir film oluyor benimki. iki saatimi buna mı verdim ben şimdi diyor izleyiciler.

bilgisayarı yanımda pek taşımam ya, bugün zorunda kaldım. çökertme türküsü açtım, saçma sapan rüyalarımı düşünüyorum. yarın cuma ya, emin olamıyorum, inanmıyorum yani demem o ki. bugün dersi ekip film izleyeceğiz, kötü bir öğrenciyim biliyorum. hiçbir zaman iyi olmadım bu işte, hep vasat. ödevler hep son gün yapılır, sınavlar hep o akşam çalışılır. dibine kadar kullanılır devamsızlıklar, bir gün daha gelmesem kalacağım'a kadar.

merak ediyorum cem karaca olmasaydı nasıl bir hayatımız olurdu. geçen kadıköy'deydik galiba, arkamızdakiler "bu son olsun"u söylüyorlardı, en sevdiğim şarkısıdır herhalde, bir anda biz de koptuk, eşlik ettik tanımadığımız insanlara, hiç dönüp bakmadık arkamıza. güzeldi galiba, başka şeyler de olabilir miydi bilmiyorum ama böyle işte, böyle oldu.

olsun, böyle de iyi.

***

"...
böyle de iyi Allahım bir tek kızlar beni kötü bir kul yapıyor
her şeyimi veriyorum onlara ama dünyalık yani bize yaramaz
yani böyle de olmazdı aslında ama böyle de iyi
böyle biraz daha vatkasız omuzlarım kollarım biraz daha düğmesiz
..."

***

manuş baba çok ünlü olmuş son zamanlarda galiba. ha bir de bandista, geçen gün kafede otururken çalıyordu, sonra adamın telefonu çalmaya başladı güldük. konuşurken bazıları ben fazla türkçe dinlemiyorum diyorlar. iyi halt ediyorsun diyorum içinden. aferin. umarım göğe erir başın.

hep kahvaltı yapmadan çıkıyorum, geceleri hep uyuyamıyorum, sabahları da. sonra hep bir şeyi yapmakla yapmamak arasında kalıyorum. herkesten önce geldiğim yerlerde bile çıkıp giden, fazlalık hisseden benim. bu demektir ki gitmesi gereken de ben.  günler uzadıkça uzuyor gene, karanlık çökmek bilmiyor, canım sıkılıyor. karanlıkta seviyorum yürümeyi, sonra  akşam olsun diye bekledikçe saat geçiyor, eve gidince bir bakıyorum on bir oluyor, gün bitti diyorum. erken gitmek de istemiyorum, yalnız kalamıyorum şimdi. elbet yalnızım herkesten daha çok ama yine de bana yetmiyor. ne çok şey istiyorum. amaaaan, çekilmez, aksi, nalet bir adam oluyorum yine. 

bir anda tuhaf şekilde mutlu oluyorum. tam değil de, böyle bir rüzgar esiyor sanki, içime girmeye çalışıyor; karnımdaki okul, ev gibi bilumum sorumluluklarımın ağrısı rüzgarı kesiyor. uyku bastırıyor gene, şimdi politikada uyumam inşallah. siyasetten çok nefret ediyorum yani politik bilim olarak baktığımızda  olaya güzel oluyor. yok siyaset bilimi deniyordu galiba. her neyse, bir dahaki dönem, yazın değil güz, politikadan çapa başlarım diyorum. sosyolojiyi de çok seviyorum ya, ders alırım diyorum. fuko gibi takılabilsem güzel olurdu, her şeyin eğitimini biraz görsem ama tembellikten bir şey olmasam.  şuan da makale yazıyor olmam gerekirdi ya ben ne yapıyorum, zevzeklik. gidip şu kitabı bitireyim diyorum en sonunda. olduğu kadar güzeliz madem.



Perşembe, Nisan 20, 2017

devrim


one republic - stop and stare
i think i'm moving but i go nowhere
i know that everyone gets scared
but i've become what i can't be
stop and stare
you start to wonder why you're here not there
and you'd give anything to get what's fair
but fair ain't what you really need
can you see what ı see?

***

evet yüz bin yıldır yazmadığımın farkındayım, bunun eksikliğini de duymuyor değilim ama ne yazabilirim? yazmak konusunda bir tür lanete uğradım, kendi kendimi lanetledim ya da. kesin bir şey söylemek zor. zaten bugünlerde hiçbir şey söyleyemez oldum, en basitinden en karmaşığına neyin ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok, hiçbir yargıya varamıyorum, kararlı bir şekilde hayır diyebildiğim tek konu westworld'ü izlemek. dizi kötü değil ama ben dizi izleme konusunda felaketim. rick and morty'yi seviyorum ama o dizi sayılmamalı.

***

nasıl da hiçbir şey yapasım gelmiyor yine şu günlerde. ne yazmak ne okumak ne de bir film izlemek. hatta youtube'dan gereksiz videolar izlemek bile.

kendimi karşı koyamayacağım bir sorumluluğun altına itersem, burada kendime karşı değil başka insanlara karşı olan bir sorumluluktan bahsediyorum, o zaman düşüncelerim dağılır mı ya da bundan daha fazlası, yeni bir şey keşfedebilir miyim kendimle ilgili? bilmek istiyorum.

***  

kütüphanede oturmuş tol üzerine yazılanları okuyorum. çok etkileyici bir roman olduğu su götürmez, şiir gibi biraz. bahçede kariyer festivali var, koca bir sahne ve canlı müzik. mesafeden dolayı yalnız davulları duyabiliyorum, ritim beni kendine çekiyor, müzik. ama kariyer kelimesinden ve ona bağlı olan her şeyden nefret ediyorum. içimde bir arzu yükseliyor, müziğin cazibesine kapılıyorum, sonra kalabalığı anımsıyorum ve duygularım korkunç bir ses çıkararak sönüyor. kulaklığımı takıp muse açıyorum. içimdeki sıkıntıyı ondan daha iyi anlatacak kim var diye düşünüyorum.

uprising
they will not force us
they will stop degrading us
they will not control us
we will be victorious

"devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi." diye başlıyor tol.

***


***

ben giderken aynı filmlerdeki gibiydi, güneş şehrin üstüne batıyordu ve insan gözünün yetkin olduğu her renk gökyüzünde bulunmaktaydı. uçağın kanadı yine kendisine yansıyordu ve ben tek bir kalem ya da kağıt ya da yazabileceğim herhangi bir şeyden yoksundum. ilk defa yalnız olsam sesimi kaydedebilirim belki diye düşündüm, sonra dinleyemem belki utancımdan ama sorun değil yine de. şimdi oturmuş lisedeki güzel yıllarımın geçtiği odada bunları yazarken ne kadar samimiyim bilemiyorum. aklımda gerçekten ne var? her zaman olduğu gibi geçmiş mi? gerçeklikten uzak hikayeler mi? yoksa sadece zorunluluk getirdiği için, kısa sürede bitmesi gerektiğinden içimi sıkan ödevler mi? her dönüşümde bu eve, bu şehre; geldiğim yeri ne kadar benimsediğimi fark ediyorum. o şehrin bir parçası olmuşum ve o da benim. üzülmüyorum ya da sevinmiyorum, yalnız bu gerçeği olduğu gibi benimsiyorum.

***

cep defterime karaladığım bir iki cümleyi saymazsak neredeyse hiçbir şey yazmıyorum. hiçbir yere hiçbir şey yazmıyorum. bu beni çok üzüyor ama tuhaf, elimde olan bir şey değil mi? yine de yazmıyorum. yazacak bir şeyim yok mu? bilmiyorum belki de.

bir ve yedi sayıları konusunda tuhaf bir hayatım var. okul numaralarım, tc kimlik numaram, doğum tarihim, ismimdeki harf sayısını, burçların düştüğü gezegenler, taşınma tarihlerim, seçmen sıram bile. bu tesadüflerden mütevellit iki bin on yedinin benim için özel bir yıl olacağına inancım vardı, on yedi yaşım gibi.   aradan uzun zaman geçtikten sonra gerçekten o yaşımın benim için özel anlamlarla dolu olduğunu fark ediyorum, o zaman hiçbir şey olmadığını ve öylesine yaşayıp gittiğimi düşünsem de. elbette ibrahim sadri'nin şiirindeki gibi değildi; ilk sigaramı on dördümde içtim, emirgan'da çaylanmadım ve hala bilmem tophane'deki sabahçı kahveleri, okulu da ilk asışım değildi ama saatlerce kütüphanede oturup masaların üzerinde yuvarlanmam o döneme hastır. on yedimde yapamadıklarımın hepsini şimdi yapsam diyorum; bu hengamenin istanbul'a yakıştığı kadar, aşk bana da yakışırdı. kızmayın gülmeyin bana dönüp dolaşıp bu noktaya geldiğim için, hayatta  hiçbir şeye şevk duymazken biraz heyecanlı, biraz tutkulu, biraz leyla olmak istiyorum çok mu?

***

alfred bester'in yıkıma giden adam'ını okudum, beklentimin altında kaldı, belki ben çok şey umduğum için. sonlara doğru canlandı, bir gün kalksam yıldızları göremesem ne yaparım ve yokluk ne korkunç şey. genel olarak bilim kurgu sevenlere iyi gider. ben mi? sevip sevmediğimi bilmiyorum, her kitap kendi içinde değerlendirilmeli gibi geliyor. bir de putlu kıtalar atlası'nı ikinci kez okudum, yıllar olmuştu. o zamanki gibi hayranlık duymadım ama yine de çok güzel. lady chatterley'in sevgilisi. erotik roman diye damgalanıp zaman zaman değeri görmezden gelinmiş bir roman. halbuki bir erkek olan lawrence'ın bir kadını ne de güzel anlattığı, cinselliği nasıl da farklı bir yere koyduğu... zaman zaman sıkıldım evet ama kimsenin duymaşını hak etmiyordu.  franny ve zooey. aslında güzeldi her şey salinger ama boğuldum bir süre sonra, dürüst olacağım sana karşı. yine de sevdim zooey'i, franny'den daha çok. tuhaf, nasıl da benzemiş bana. vonnegut bir deha, mezbaha no.5 ve allah sizden razı olsun bay rosewater. masterpiece. her türlü kefil olabilirim. buzzati'nin tatar çölü'nü okudum sonunda, aşığımdır buzzati'ye, kapısında yatardım yaşasaydı ama en popüler eserini okumaya korktum işte. yine de hayal kırıklığına uğratmadı beni, ne durumda olduğumu biliyordum zaten ama bunu bana öyle çarpıcı bir biçimde gösterdi ki gerçek... ne denir? hissettiğimi nasıl anlatırım? ağlamak istedim hıçkıra hıçkıra, hafifçe güldüm onun yerine. daha kolay ya her zaman.

***

bahar geldi dedik, yağmurlar yağıyor şimdi. tatlı tatlı çiçek açtı ağaçlar, şehrin ara desenlerinde beyaz ve mor renk göze çarpıyor. öbür yandan bir adam değil, bütün dünya yıkıma gidiyor, mikrofonu elime alamıyorum.

***

quiet earth diye bir bilim kurgu filmi var 85 yapım. karakter bir bilim adamı, bir gün uyanıyor ve bakıyor tek insan kendisi kalmış. çok ilginç bir film olduğunu söylemek gerek, izleyin ya da izlemeyin diyemiyorum ama filmdeki mesajları bir kaç başlık altında toparlayabilirim; akıllarıyla ya da güçleriyle kendilerini tanrı sanan erkekler dünyanın sonunu getirir, kadınlar erkeklerin sonunu getirir, gerçeklik dediğimiz şey çok şüphelidir, ölüm bir boyut değiştirme (ister paralel evren deyin ister başka şey) olabilir. filmde en kritik replik "yaşamaya mahkum edildim," tarzında bir cümleydi. bana heidegger'ın yaşamı zorunlu özgürlük deneyimi olarak ifade etmesini anımsattı. sartre da der ya özgürlüğe mahkumuz diye. yaşamla lanetlenmek aslında korku filmlerinin çok yaygın bir temasıdır. esasında geoff murphy ne düşünmüş merak ettim. şimdi de lord of the rings izlemek istedim çok. tatil gelse de maraton yapsam kendime, sonra da şu irwin'in felsefe kitabını okusam.

***

müzik falan yok şimdi eğer sorduğun buysa. kırmızı camdan masaya koyduğu koluna yatmış sağ elindeki kurşun kalemi titreten yansımamı görüyoruz. titreme mecaz değil ya da başka bir şey, dosdoğru öyle görünüyor işte. can sıkıcı güneşten dolayı mı emin değilim ama günün gerçekliğine inanmakta zorluk çekiyorum. ve hiç durmadan her gün daha bulanıyor hala uyuduğum hissi veren bir belirsizlik. neyin ne olduğu ya da ne olmadığı hakkında fikrim yok. haddinden fazla eğilmiş çam dalı canımı sıkıyor, muhtemelen geçen kışın finalleri beş gün iptal eden karından kalmış. bahçedeki iki belki daha fazla güzel ve güçlü ağaç yıkılmıştı. arkadaşımın anlattığı kaynak ismet özel olan bir şey anlatayım, çok etkilendim. iki arkadaş yürürken biri düştüğünde, diğeri onun yanına koşup bir şey söylemesini ister, iyi olduğunu anlamak için. işte düşenin söylediği şiirdir.

üzerine ne konuşmak istedim ne de konuşulanları duymak çünkü benim anladığımı, benim hissettiğimi değiştirecekti. sığlaştıracaktı şüphesiz çünkü dil böyle bir şey. yine de sanırım ben şiir yazamam, düşmediğim için değil, canlı ve genç olarak kalkamadığım için.   

geçmişten bazı olumsuz anılar canlanıyor kafamda ama tuhaf, pek de umursamıyorum. önceden üzerine hayli kafa yorduğum birçok şey hakkında düşünmez oldum, umurum dahilinde değil. garip olan onlar yerine kafa yorduğum başka şeyler de yok. biri bana "ne düşünüyorsun?" diye sorduğunda "düşünmüyorum," diye kestirip atıyorum. düşünmediğimden değil elbet, düşüncelerim çok dağınık ve son katmanında üç elektron var gibi. dedim; zaman geçtikçe daha akışkan, daha çerçevesiz oluyorum. çok uykum var. üç saat ders daha çekebilir miyim emin değilim. şuan şuracıkta uyumayı öyle istiyorum ki. hiç düşünmeden bilinçmiş benlikmiş iktidarmış aydınlanmaymış devletmiş. düşünmeden işte. nasıl olur o? uykuda pek tabi. uyusam şimdi, güzel rüyalar görsem, gerçek olmasa bile -gerçek nedir tartışmayacağım- öyle mutlu oluyorum ki öyle aşık öyle leyla. bahar canımı çok sıkıyor, bu güneş, bu kalabalıklar. uzun zaman sonra ilk defa aşık olmak istemiyorum. çok üşeniyorum.

***

pek sıcaktı hava, güneş sinirlerimi hoplatıyordu. gözlerimi kapatıp yürüyordum. sonra ne olduysa oldu rüzgar esti bulutlar toplandı yağmur başladı, deli gibi. enerjiyle doluverdi bedenim. arkadaşlarımla yemek yemeye giderken üşüyordum, ceketimi giymeye çalışıyordum ve komik görünüyordum. sonra bayhan'ı gördüm. haftalar olmuştu, özlemiştim, anlamsızca gülerdim ona bakınca ve belki biraz daha iyi hissederdim. ama bana olan olmuş, o bile güldüremedi beni, yine de yaşadığını bilmek güzel. sonra birden dolu yağmaya başladı, kocaman ve acıtan cinsten. kızılay çadırına sığındık, ben içeri girmedim hemen,"ne güzel," diyordum sonra çat diye gözüme denk gelince hep birlikte güldük. yağmura dönünce çıktık dışarı, uzun, çok uzun zaman sonra ilk kez bu kadar çok boş yaptım arkadaşlarımla oturup. hazırlığın başındaki zamanları anımsadım neden, etrafımdaki insanlar değişmiş, konular değişmişti ama tuhaf. benzer çok şey vardı. ne olduğunu söyleyemem, ben de aynı ben değildim. cinsiyetçilik yapmak istemiyorum ama kızları eleştiriyorsam erkekleri tenzih edemem; o sırada orada bulunanların hepsi erkekti ve çoğunlukla siyaset arada futbol konuştular. çok hararetlilerdi, ben dinlemeyi tercih ettim bir de gülmeyi. bu insanların dünyasında başka şeyler de olmalıydı, peki neredelerdi? en çok bunu merak ettim. 

radiohead - creep
but i'm a creep, i'm a weirdo
what the hell am i doing here?
i don't belong here