Perşembe, Mayıs 04, 2017

olsun böyle de iyi



"çünkü sıkıntı öldürür. ve ama sıkıntı öldürüyor. acı ve öfke değil, ama sıkıntı öldürüyor. çok geçici, anlık, masum, makul olabiliyor sıkıntı, ama öldürüyor." 
-murat uyurkulak, tol

***

yaşam tarzımın da "tuhaf" olduğunun düşünenler görüyorum. bana radikal diyorlar, ne demekse. hiçbir kurumla, ideoloji ya da sistemle arası olmayan bana -gençlik işte- neden anarşist demiyorlar mesela? diplomalı anarşist demişti mahallenin çılgın teyzesi.  -yalnız sıra dinlere geldiğinde diyecek bir şeyim yok, mesele akıldan geçip varlığını kanıtlayamadığımız tinsel olgulara geldiğinde susuyorum, içim rahatlıyor- yine de peki diyorum, tekzip etmiyorum, öznesi olmayan bir radikallik benimkisi diye düşünüyorum. boşta kalmış elektronum var gibi. hayvanları insanlardan çok sevdiğim için ya da arkadaşları takip edeceğim diye güneşte yanmak istemediğim için. hemencecik çimene, banka, halının üstüne yatabildiğim için; merak edip metruk bir evin kapısını açıp içeri girdiğimden dolayı radikal diyorlar. erguvanlar baklagil olduğu için. ve radikallere hoşgörüyle yaklaşmıyorlar, aramızda yeri yok diyorlar, yine de bana ses etmiyorlar, öznesi ve pratikte karşılığı yok ya benim radikalliğimin, görmezden gelebiliyorlar. ben aynı masaya oturup konuşabiliyorsam kim olduğu fark etmez insansa diyorum. onlarla da çok aynı fikirde değilim, çoğu zaman ayrı düşüyorum ama bunu sorun etmiyorum. eğer radikallere yeriniz yoksa kalkıp giderim diyorum en sonunda. böyle bakınca en çok ben hümanist takılıyorum ama insanlıktan en çok da ben nefret ediyorum.

***

"bir gecede okuyup altını çizdim satırların, kelimeleri çemberler içine aldım; şiir seviyorum, öyle gencim." 
-mahir ünsal eriş, kanatlarımız olsa be metin

*** 

bazı insanlar olabilir, onlarla kurmak istediğiniz ilişki benzersizdir, bir adı olmayan ilişkiler. zaten bizler nasıl olup da aile-arkadaş-aşk gibi zavallı kategorilere sokmaya çalışıyoruz ilişkileri, garip. işte ben de öyle adı olmayan ilişkiler kuruyorum insanlarla sonra hepsine arkadaş deyip geçmeye çalışıyorum ama hayır, aslında sorsalar bana reddedeceğim. biz arkadaş mıyız? sanmam. arkadaşım olsan ararım sorarım, ne yaptığını, dünyayı nasıl duyduğunu bilirim. tanış mıyız sadece? yoo, bundan fazlası olmalı. bir kere seviyorum seni, umursuyorum. gülüyoruz birlikte, yürüyoruz, resim bile çekiliyoruz. aynı şiiri biliyor, aynı oyunu izliyoruz. mezun olsan, evlensen, yakının ölse arayamam seni, mesaj da atamam. bir daha yüz yüze geleceğimiz güne kadar varlığımızı reddedebiliriz.  ama dedim ya, kurmak istediğim ilişki de bu zaten. bir adı yok, memnunum. bir daha karşılaşana kadar yabancı olmayı, birbirimizin yüzüne baktığımızda çeyrek asırlık bir tanışıklığın verdiği rahatlığı hissetmeyi seviyorum. ama denk geldi ya, çok görüştük bugünlerde, ara verelim biraz, birbirimizden bıkmayalım. bir de şunu düşünüyorum, bir araya gelmemizi sağlayan nedenler bir gün aniden yok oluverse birbirimizin hayatından da öyle aniden kaybolmaz mıyız?

***

"ne kadar uzun bir şiir diye otursam ne zaman o kadar kısa 
ne zaman ne kadar ödemeler tutacaksa o kadar açık çıkar 
ne kadar da kızlar var şiirlerimde baktım da 
ne kadar zafer diye otursam o kadar sarhoşluk gibi bir şey bu da 
ne kadar dava diyorsam bana o kadar ödeme yapıyorlar 
seni seviyorum aslında bu çok yanlış biliyorum 
bu yanlış biliyorum bu şiir yanlış bu sen ve bu seni seviyorum 
uzatmak yanlış biliyorum kızlar yanlış ve ödemeler yanlış 
... 
ne zaman ben anlamıyorsam mevlana diyor ki 
sevgili mevlana diyesim geliyor aslında ne zaman oturup kızlardan başlasam
sevgili mevlana evet sevgili ve çok ve sevgili 
mevlana bunun altını çok açtık galiba
..." 
- eren safi , alakası yok

***

herkesi biraz yazıyorum irfan ama en az seni. cümleler arasında geçiriyorum adını ama hiç seni yazmıyorum. belki en çok sen seviyorsun beni, bana en çok sen dikkat ediyorsun. beni en çok sen anlamıyorsun ama sorun değil, bunu da seviyorum ben. özür dilemeyi ve sevmeyi internetten öğrenmeye çalışmanı da seviyorum artık inan ki. üzülüyorum tabi, acıyorum. halbuki acımamam gerek onu da biliyorum, kötü bir duygu bu ama işte, böyle oldu. ben olmazsam ne yapacaksın diye düşünüyorum bazen, bir tek sana gıcık olmuyorum diyorsun. halbuki ben bunu tuhaf buluyorum, en çok bana gıcık olmalı insan, sen de değişiksin işte, cins. bayılıyorsun böyle şeyler duymaya ama herkes gibi. farklı olmaya, farklı olana tapıyorsun, ona da üzülüyorum. beni de o yüzden seviyorsun diye üzülüyorum bazen. halbuki radikal olmadığımı da farklı olmadığımı da her zaman söylüyorum sana. sonra bunu söylediğim için seviyorsun, çıkmaza giriyorum. belki beni en çok sen seviyorsun, ben de en çok buna üzülüyorum.

***

"Dünyanın bütün aşıkları, birleşin ulaaan!"


***  

nasıl olup da gittiğim her yerde yabancı oluyorum? sen diyorum, senin, siz,sizin. bence diyorum sık sık bir de, ben böyle düşünüyorum. ben bilemiyorum, emin değilim, sanıyorum. ben böyle inanıyorum. bütün dürüstlüğümü ortaya koyuyorum ama bir işe yaramıyor. bunu böyle söylemek istemiyorum ama insanlar benim kadar dürüst değil demek ki diye geçiyor. işte bunu bile dediğim için çünkü öyle düşünüyorsam eğer, gene de dürüstüm. 

bayadır gitmemişim gülhaneye, oturduğumuz balkon yıkıldı ama çıktığımız heykeller duruyor. şimdi ceviz ağacını dinlerken suyu çıkmış bu üçlünün -nazım, cem ve gülhane- tadını hala sevebiliyorum, hayret. bir de liseyi hatırlıyorum ben en çok, bağıra çağıra söylerdik şarkımızı son sınıfta ve en arkada oturup edebiyatçının yüzüne karşı gülerdik, onun müdür yardımcısı kimliğini kaybedişini severdik, bu doğru. biz de hızlanırdık ve gülerdik.

biraz şarkı, biraz öykü, roman, şiir yaşıyorum, bazen de makale ama en çok ben. yaşıyorum diyorum çünkü diğer zamanları yaşamak'tan saymıyorum. gezerken güzel, gülerken, projeler yaparken. projeler. yaşamamaklar. nefes almaklar mı? hangisi? valla ben bilmiyorum hocam, siz söyleyin. hem teoriye aşığım hem aksiyon peşinde koşuyorum ve lanet okuyorum ikisine de finalde. sıkıcı bir film oluyor benimki. iki saatimi buna mı verdim ben şimdi diyor izleyiciler.

bilgisayarı yanımda pek taşımam ya, bugün zorunda kaldım. çökertme türküsü açtım, saçma sapan rüyalarımı düşünüyorum. yarın cuma ya, emin olamıyorum, inanmıyorum yani demem o ki. bugün dersi ekip film izleyeceğiz, kötü bir öğrenciyim biliyorum. hiçbir zaman iyi olmadım bu işte, hep vasat. ödevler hep son gün yapılır, sınavlar hep o akşam çalışılır. dibine kadar kullanılır devamsızlıklar, bir gün daha gelmesem kalacağım'a kadar.

merak ediyorum cem karaca olmasaydı nasıl bir hayatımız olurdu. geçen kadıköy'deydik galiba, arkamızdakiler "bu son olsun"u söylüyorlardı, en sevdiğim şarkısıdır herhalde, bir anda biz de koptuk, eşlik ettik tanımadığımız insanlara, hiç dönüp bakmadık arkamıza. güzeldi galiba, başka şeyler de olabilir miydi bilmiyorum ama böyle işte, böyle oldu.

olsun, böyle de iyi.

***

"...
böyle de iyi Allahım bir tek kızlar beni kötü bir kul yapıyor
her şeyimi veriyorum onlara ama dünyalık yani bize yaramaz
yani böyle de olmazdı aslında ama böyle de iyi
böyle biraz daha vatkasız omuzlarım kollarım biraz daha düğmesiz
..."

***

manuş baba çok ünlü olmuş son zamanlarda galiba. ha bir de bandista, geçen gün kafede otururken çalıyordu, sonra adamın telefonu çalmaya başladı güldük. konuşurken bazıları ben fazla türkçe dinlemiyorum diyorlar. iyi halt ediyorsun diyorum içinden. aferin. umarım göğe erir başın.

hep kahvaltı yapmadan çıkıyorum, geceleri hep uyuyamıyorum, sabahları da. sonra hep bir şeyi yapmakla yapmamak arasında kalıyorum. herkesten önce geldiğim yerlerde bile çıkıp giden, fazlalık hisseden benim. bu demektir ki gitmesi gereken de ben.  günler uzadıkça uzuyor gene, karanlık çökmek bilmiyor, canım sıkılıyor. karanlıkta seviyorum yürümeyi, sonra  akşam olsun diye bekledikçe saat geçiyor, eve gidince bir bakıyorum on bir oluyor, gün bitti diyorum. erken gitmek de istemiyorum, yalnız kalamıyorum şimdi. elbet yalnızım herkesten daha çok ama yine de bana yetmiyor. ne çok şey istiyorum. amaaaan, çekilmez, aksi, nalet bir adam oluyorum yine. 

bir anda tuhaf şekilde mutlu oluyorum. tam değil de, böyle bir rüzgar esiyor sanki, içime girmeye çalışıyor; karnımdaki okul, ev gibi bilumum sorumluluklarımın ağrısı rüzgarı kesiyor. uyku bastırıyor gene, şimdi politikada uyumam inşallah. siyasetten çok nefret ediyorum yani politik bilim olarak baktığımızda  olaya güzel oluyor. yok siyaset bilimi deniyordu galiba. her neyse, bir dahaki dönem, yazın değil güz, politikadan çapa başlarım diyorum. sosyolojiyi de çok seviyorum ya, ders alırım diyorum. fuko gibi takılabilsem güzel olurdu, her şeyin eğitimini biraz görsem ama tembellikten bir şey olmasam.  şuan da makale yazıyor olmam gerekirdi ya ben ne yapıyorum, zevzeklik. gidip şu kitabı bitireyim diyorum en sonunda. olduğu kadar güzeliz madem.



Perşembe, Nisan 20, 2017

devrim


one republic - stop and stare
i think i'm moving but i go nowhere
i know that everyone gets scared
but i've become what i can't be
stop and stare
you start to wonder why you're here not there
and you'd give anything to get what's fair
but fair ain't what you really need
can you see what ı see?

***

evet yüz bin yıldır yazmadığımın farkındayım, bunun eksikliğini de duymuyor değilim ama ne yazabilirim? yazmak konusunda bir tür lanete uğradım, kendi kendimi lanetledim ya da. kesin bir şey söylemek zor. zaten bugünlerde hiçbir şey söyleyemez oldum, en basitinden en karmaşığına neyin ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok, hiçbir yargıya varamıyorum, kararlı bir şekilde hayır diyebildiğim tek konu westworld'ü izlemek. dizi kötü değil ama ben dizi izleme konusunda felaketim. rick and morty'yi seviyorum ama o dizi sayılmamalı.

***

nasıl da hiçbir şey yapasım gelmiyor yine şu günlerde. ne yazmak ne okumak ne de bir film izlemek. hatta youtube'dan gereksiz videolar izlemek bile.

kendimi karşı koyamayacağım bir sorumluluğun altına itersem, burada kendime karşı değil başka insanlara karşı olan bir sorumluluktan bahsediyorum, o zaman düşüncelerim dağılır mı ya da bundan daha fazlası, yeni bir şey keşfedebilir miyim kendimle ilgili? bilmek istiyorum.

***  

kütüphanede oturmuş tol üzerine yazılanları okuyorum. çok etkileyici bir roman olduğu su götürmez, şiir gibi biraz. bahçede kariyer festivali var, koca bir sahne ve canlı müzik. mesafeden dolayı yalnız davulları duyabiliyorum, ritim beni kendine çekiyor, müzik. ama kariyer kelimesinden ve ona bağlı olan her şeyden nefret ediyorum. içimde bir arzu yükseliyor, müziğin cazibesine kapılıyorum, sonra kalabalığı anımsıyorum ve duygularım korkunç bir ses çıkararak sönüyor. kulaklığımı takıp muse açıyorum. içimdeki sıkıntıyı ondan daha iyi anlatacak kim var diye düşünüyorum.

uprising
they will not force us
they will stop degrading us
they will not control us
we will be victorious

"devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi." diye başlıyor tol.

***


***

ben giderken aynı filmlerdeki gibiydi, güneş şehrin üstüne batıyordu ve insan gözünün yetkin olduğu her renk gökyüzünde bulunmaktaydı. uçağın kanadı yine kendisine yansıyordu ve ben tek bir kalem ya da kağıt ya da yazabileceğim herhangi bir şeyden yoksundum. ilk defa yalnız olsam sesimi kaydedebilirim belki diye düşündüm, sonra dinleyemem belki utancımdan ama sorun değil yine de. şimdi oturmuş lisedeki güzel yıllarımın geçtiği odada bunları yazarken ne kadar samimiyim bilemiyorum. aklımda gerçekten ne var? her zaman olduğu gibi geçmiş mi? gerçeklikten uzak hikayeler mi? yoksa sadece zorunluluk getirdiği için, kısa sürede bitmesi gerektiğinden içimi sıkan ödevler mi? her dönüşümde bu eve, bu şehre; geldiğim yeri ne kadar benimsediğimi fark ediyorum. o şehrin bir parçası olmuşum ve o da benim. üzülmüyorum ya da sevinmiyorum, yalnız bu gerçeği olduğu gibi benimsiyorum.

***

cep defterime karaladığım bir iki cümleyi saymazsak neredeyse hiçbir şey yazmıyorum. hiçbir yere hiçbir şey yazmıyorum. bu beni çok üzüyor ama tuhaf, elimde olan bir şey değil mi? yine de yazmıyorum. yazacak bir şeyim yok mu? bilmiyorum belki de.

bir ve yedi sayıları konusunda tuhaf bir hayatım var. okul numaralarım, tc kimlik numaram, doğum tarihim, ismimdeki harf sayısını, burçların düştüğü gezegenler, taşınma tarihlerim, seçmen sıram bile. bu tesadüflerden mütevellit iki bin on yedinin benim için özel bir yıl olacağına inancım vardı, on yedi yaşım gibi.   aradan uzun zaman geçtikten sonra gerçekten o yaşımın benim için özel anlamlarla dolu olduğunu fark ediyorum, o zaman hiçbir şey olmadığını ve öylesine yaşayıp gittiğimi düşünsem de. elbette ibrahim sadri'nin şiirindeki gibi değildi; ilk sigaramı on dördümde içtim, emirgan'da çaylanmadım ve hala bilmem tophane'deki sabahçı kahveleri, okulu da ilk asışım değildi ama saatlerce kütüphanede oturup masaların üzerinde yuvarlanmam o döneme hastır. on yedimde yapamadıklarımın hepsini şimdi yapsam diyorum; bu hengamenin istanbul'a yakıştığı kadar, aşk bana da yakışırdı. kızmayın gülmeyin bana dönüp dolaşıp bu noktaya geldiğim için, hayatta  hiçbir şeye şevk duymazken biraz heyecanlı, biraz tutkulu, biraz leyla olmak istiyorum çok mu?

***

alfred bester'in yıkıma giden adam'ını okudum, beklentimin altında kaldı, belki ben çok şey umduğum için. sonlara doğru canlandı, bir gün kalksam yıldızları göremesem ne yaparım ve yokluk ne korkunç şey. genel olarak bilim kurgu sevenlere iyi gider. ben mi? sevip sevmediğimi bilmiyorum, her kitap kendi içinde değerlendirilmeli gibi geliyor. bir de putlu kıtalar atlası'nı ikinci kez okudum, yıllar olmuştu. o zamanki gibi hayranlık duymadım ama yine de çok güzel. lady chatterley'in sevgilisi. erotik roman diye damgalanıp zaman zaman değeri görmezden gelinmiş bir roman. halbuki bir erkek olan lawrence'ın bir kadını ne de güzel anlattığı, cinselliği nasıl da farklı bir yere koyduğu... zaman zaman sıkıldım evet ama kimsenin duymaşını hak etmiyordu.  franny ve zooey. aslında güzeldi her şey salinger ama boğuldum bir süre sonra, dürüst olacağım sana karşı. yine de sevdim zooey'i, franny'den daha çok. tuhaf, nasıl da benzemiş bana. vonnegut bir deha, mezbaha no.5 ve allah sizden razı olsun bay rosewater. masterpiece. her türlü kefil olabilirim. buzzati'nin tatar çölü'nü okudum sonunda, aşığımdır buzzati'ye, kapısında yatardım yaşasaydı ama en popüler eserini okumaya korktum işte. yine de hayal kırıklığına uğratmadı beni, ne durumda olduğumu biliyordum zaten ama bunu bana öyle çarpıcı bir biçimde gösterdi ki gerçek... ne denir? hissettiğimi nasıl anlatırım? ağlamak istedim hıçkıra hıçkıra, hafifçe güldüm onun yerine. daha kolay ya her zaman.

***

bahar geldi dedik, yağmurlar yağıyor şimdi. tatlı tatlı çiçek açtı ağaçlar, şehrin ara desenlerinde beyaz ve mor renk göze çarpıyor. öbür yandan bir adam değil, bütün dünya yıkıma gidiyor, mikrofonu elime alamıyorum.

***

quiet earth diye bir bilim kurgu filmi var 85 yapım. karakter bir bilim adamı, bir gün uyanıyor ve bakıyor tek insan kendisi kalmış. çok ilginç bir film olduğunu söylemek gerek, izleyin ya da izlemeyin diyemiyorum ama filmdeki mesajları bir kaç başlık altında toparlayabilirim; akıllarıyla ya da güçleriyle kendilerini tanrı sanan erkekler dünyanın sonunu getirir, kadınlar erkeklerin sonunu getirir, gerçeklik dediğimiz şey çok şüphelidir, ölüm bir boyut değiştirme (ister paralel evren deyin ister başka şey) olabilir. filmde en kritik replik "yaşamaya mahkum edildim," tarzında bir cümleydi. bana heidegger'ın yaşamı zorunlu özgürlük deneyimi olarak ifade etmesini anımsattı. sartre da der ya özgürlüğe mahkumuz diye. yaşamla lanetlenmek aslında korku filmlerinin çok yaygın bir temasıdır. esasında geoff murphy ne düşünmüş merak ettim. şimdi de lord of the rings izlemek istedim çok. tatil gelse de maraton yapsam kendime, sonra da şu irwin'in felsefe kitabını okusam.

***

müzik falan yok şimdi eğer sorduğun buysa. kırmızı camdan masaya koyduğu koluna yatmış sağ elindeki kurşun kalemi titreten yansımamı görüyoruz. titreme mecaz değil ya da başka bir şey, dosdoğru öyle görünüyor işte. can sıkıcı güneşten dolayı mı emin değilim ama günün gerçekliğine inanmakta zorluk çekiyorum. ve hiç durmadan her gün daha bulanıyor hala uyuduğum hissi veren bir belirsizlik. neyin ne olduğu ya da ne olmadığı hakkında fikrim yok. haddinden fazla eğilmiş çam dalı canımı sıkıyor, muhtemelen geçen kışın finalleri beş gün iptal eden karından kalmış. bahçedeki iki belki daha fazla güzel ve güçlü ağaç yıkılmıştı. arkadaşımın anlattığı kaynak ismet özel olan bir şey anlatayım, çok etkilendim. iki arkadaş yürürken biri düştüğünde, diğeri onun yanına koşup bir şey söylemesini ister, iyi olduğunu anlamak için. işte düşenin söylediği şiirdir.

üzerine ne konuşmak istedim ne de konuşulanları duymak çünkü benim anladığımı, benim hissettiğimi değiştirecekti. sığlaştıracaktı şüphesiz çünkü dil böyle bir şey. yine de sanırım ben şiir yazamam, düşmediğim için değil, canlı ve genç olarak kalkamadığım için.   

geçmişten bazı olumsuz anılar canlanıyor kafamda ama tuhaf, pek de umursamıyorum. önceden üzerine hayli kafa yorduğum birçok şey hakkında düşünmez oldum, umurum dahilinde değil. garip olan onlar yerine kafa yorduğum başka şeyler de yok. biri bana "ne düşünüyorsun?" diye sorduğunda "düşünmüyorum," diye kestirip atıyorum. düşünmediğimden değil elbet, düşüncelerim çok dağınık ve son katmanında üç elektron var gibi. dedim; zaman geçtikçe daha akışkan, daha çerçevesiz oluyorum. çok uykum var. üç saat ders daha çekebilir miyim emin değilim. şuan şuracıkta uyumayı öyle istiyorum ki. hiç düşünmeden bilinçmiş benlikmiş iktidarmış aydınlanmaymış devletmiş. düşünmeden işte. nasıl olur o? uykuda pek tabi. uyusam şimdi, güzel rüyalar görsem, gerçek olmasa bile -gerçek nedir tartışmayacağım- öyle mutlu oluyorum ki öyle aşık öyle leyla. bahar canımı çok sıkıyor, bu güneş, bu kalabalıklar. uzun zaman sonra ilk defa aşık olmak istemiyorum. çok üşeniyorum.

***

pek sıcaktı hava, güneş sinirlerimi hoplatıyordu. gözlerimi kapatıp yürüyordum. sonra ne olduysa oldu rüzgar esti bulutlar toplandı yağmur başladı, deli gibi. enerjiyle doluverdi bedenim. arkadaşlarımla yemek yemeye giderken üşüyordum, ceketimi giymeye çalışıyordum ve komik görünüyordum. sonra bayhan'ı gördüm. haftalar olmuştu, özlemiştim, anlamsızca gülerdim ona bakınca ve belki biraz daha iyi hissederdim. ama bana olan olmuş, o bile güldüremedi beni, yine de yaşadığını bilmek güzel. sonra birden dolu yağmaya başladı, kocaman ve acıtan cinsten. kızılay çadırına sığındık, ben içeri girmedim hemen,"ne güzel," diyordum sonra çat diye gözüme denk gelince hep birlikte güldük. yağmura dönünce çıktık dışarı, uzun, çok uzun zaman sonra ilk kez bu kadar çok boş yaptım arkadaşlarımla oturup. hazırlığın başındaki zamanları anımsadım neden, etrafımdaki insanlar değişmiş, konular değişmişti ama tuhaf. benzer çok şey vardı. ne olduğunu söyleyemem, ben de aynı ben değildim. cinsiyetçilik yapmak istemiyorum ama kızları eleştiriyorsam erkekleri tenzih edemem; o sırada orada bulunanların hepsi erkekti ve çoğunlukla siyaset arada futbol konuştular. çok hararetlilerdi, ben dinlemeyi tercih ettim bir de gülmeyi. bu insanların dünyasında başka şeyler de olmalıydı, peki neredelerdi? en çok bunu merak ettim. 

radiohead - creep
but i'm a creep, i'm a weirdo
what the hell am i doing here?
i don't belong here

Cumartesi, Mart 11, 2017

mesela neden vazgeçtin




artık gün ışıyınca kendiliğimden uyanıyorum. dede olma görevi tamamlandı. 

***

mümtaz'ın kedisi öldü geçen gün. ilk öğrendiğimde kalakaldım. ufak bir titreme oldu ellerimde ama genel olarak hareketsiz kaldım. o da çok ağladı ama sanırım ben yakınlardaki birinin ölümünden daha kolay idrak edebildim. kedim olmasaydı ne hissettiğini... yine de durumu çok iyi idare etti. ben onun kadar güçlü duramazdım. bunu ona söylemedim.

***

geçen irfan'a, inancım sarsıldı, dediğimde; evet bu saatten sonra olmaz, dedi. son yazdığım hikayeyi beğenmediğini söyledi. halbuki görüşlerine irfan'dan daha çok güvendiğim iki arkadaşım iyi yorumlar yapmışlardı, öyle üzmemek için iyi diyenlerden değillerdir. sanmazdım böyle hisler olacağını içimde ama üzüldüm işte, eleştiri değil ki bu başka bir şey. toptan silmek beni ve yazdıklarımı. iki öykümü ya da üç okumuşken söyledi bunları. yeterli mi? yeterlidir belki de ama o beni sevmese de okumasa da olur. kaybetmekten üzüleceğim bir okuyucu değildi, çok akademik çok pragmatist bir anlayışı var hep. sevince anar gibi romancıları seviyor, uzun ve karmaşık cümleleri. divan edebiyatını da seviyordur herhalde. bunu hiç sormadım, hiç konuşmadık. insan bazen yakınındakilerin olmadık şeylerini biliyor da böyle sıradan şeyleri bilemiyor. ben halk edebiyatını çok seviyorum, sakin, basit, anlaşılır ve samimi şeyleri seviyorum. "bana kara diyen dilber, gözlerin kara değil mi" ya da "hey ağalar zaman azdı, düşmüşe il üşer oldu, küllükte sürünen eşek, cins atla yarışır oldu" gibi dizeleri seviyorum. sonra öyle yazıyorum, dilin yavan diyor irfan. ölüm hakkında konuşurken süslü cümleler kurmamı istiyorsa yapamam. hastalık ve ölüm gibi sade ve samimi şeyleri anlatırken cümleler uzun olmamalı, diyalog yazılıyorsa okunurken "evet biz de böyle konuşuyoruz" denilmeli. sesli okuduğunda rahatsız etmemeli, senaryoda olduğu gibi. bir gün olay öykücülüğüne soyunursam, tarihi ya da fantastik öyküler yazarsam belki uzun ve süslü cümleler kurarım içi benzetmelerle dolu olan. şimdilik niyetim yok.

***

iyi insanlar hep uzakta mı olur yoksa uzakta oldukları için mi iyidirler böyle?

***

bazen orhan gibi okulu bırakıp yazarlığa soyunsam diyorum ama kendime güvenim yok ki. geleceği düşünemiyorum, düş kuramıyorum, hayal edemiyorum, plan yapamıyorum ve öbür yandan korkuyorum da geleceksiz olmaktan. geçmişi daha çok seviyor değilim, irfan öyle demişti bir gün yine, haklı olabilir sanmıştım ama geçmişte özlemediğim çok şey var, ben sadece lise yıllarını özlüyorum çünkü farkında değildim nasıl da özgür olduğumun, sakin geçen hayatımın boş olduğunu sanıyordum. şimdi sözde dolu geçirmiş olanlar bakıyorum, tuhaf. hiç özlemiyorlar o zamanları. ben o dönem için kendimle gurur duyuyorum ama şimdi. şimdi bir şeyler yaptığımı sanıp da aynı paralelkenarın karşılıklı eş kenarlarında geziyorum. farklı olacak gibi geliyor ama öz değişmiyor. farklı insanlara aynı şeyleri yaşamayı nasıl da beceriyorum.


mümtaz'a her şeyi anlattığım için mi daha az yazıyorum artık? neredeyse her şeyi. hayatım insanlar dinlemekle geçti ve şimdi de benim dinleyicim mümtaz oldu. kalabalıktan uzak olmayı sevmek dışında başka hiçbir ortak noktamız olmamasına rağmen nasıl da beni anladığını, anlayabildiğini hissediyorum. bana nispeten daha az insanla vakit geçirmesine rağmen -bu onun tercihi elbette- sosyal bağlamlar yorumlamada benden daha iyi. sanırım geçmişi ona bu konuda kaynak oluyor ya da doğuştan yetenekli belki de. ben hala ne zaman ne demem gerektiğini ne yapmam gerektiğini kestiremiyorum. mümtaz bana karşı hep iyi ve her zaman da yardım etmeye çalışıyor ama belki de sorun budur. bir kere de kavga edelim istiyorum bazen ya da konuşmayalım bir süre. öyle zamanlarda hemen panik yapıyor ama farkındayım sağlıksız bir durum bu.  ikimiz açısından da çünkü bana fazla bağlandı ve bir gün ben gidersem bu onu çok yaralayacak. benim tartışmak istemem de tuhaf yalnızca ben alıştığım için. şimdi böyle tartışıp durduğum insanları da hayatımdan çıkardıktan sonra yaşadığım sakin hayatı yadsıyor muyum? çok üzülmüştüm, daha fazla üzülmek istemediğimi söylüyordum ama nedir aradığım? sanırım bazen nevrotik yanım ağır basıyor, hayli yüksek derecede eğilimli olduğum sır değil. bazen, iki tane çak bana, diyorum mümtaz'a. gülüyor.

***

hayal/amaç mevzusunu konuşmadığım kişi bilmem kaldı mı? ufak da olsa bir değişim için anlattım herkeslere. dinledim. xingchi  ya da shohei'e bile.

xingchi durumun okuduğum bölümü sevmemekle ilgili olduğunu düşünüyor çünkü kendisi okuduğu bölümü hiç mi hiç sevmiyor ve o konuda bir geleceği olabileceğine inanmıyor. sevdiği şeyleri yaparak bir gelecek kazanabileceğine de inanmıyor. kazanabilir miyim bunlarla diye baktığında da çok değiştim diye üzülüyor.  bu yüzden çaresiz ve mezuniyeti de yaklaşmışken bomboş olduğunu sandığını ellerine bakıp iç çekiyor. sonra güneş açıyor ve birden her şeyi unutup mutlu olabiliyor. ben de onu bu yüzden seviyorum. (ama benim bölümümle ilgili sıkıntım yok ve genel olarak okulda nefret ediyorum çünkü hep etti ve sanırım bu değişmeyecek de. olur ya, bir gün prof olarak bile gitsem okul tatil olduğunda deli gibi sevineceğim.)

shohei'e göre hayatta bir hayalin olması önemli -ben ona belki de buna ihtiyacımız yoktur, hayalsiz ve amaçsız yaşabiliriz demiştim- çünkü  hayalsiz hayat sıkıcı olur ve sonunda pişman olursun. thoreau öyle diyormuş ama yine de bunun hakkında düşünmeyi abartmamam gerekirmiş ve kendimi üzmemem tabi ki. en sonunda bir şey bulurmuşum.

her şey yoluna girecektir, diye bitirmiş sözlerini. bazen insanın bunu duymaya çok ihtiyacı olur.
bir de sarılmaya.

***

geçen liseden bir arkadaşımla konuşuyordum, biliyorsun yazar olmak istiyordum lisedeyken dedim. niye olmadın dedi. niye hala olmadın? çok mantıklı. aşırı mantıklı. haklıydı, sanki neden olmamıştım bir yazar hala? on dokuz çoktan bitmiş, yirmi de öyle. pek ben neden bir yazar olamamıştım hala? eğer istediğim gerçekten buyduysa. 

cevabı bilmiyor değilim. korkaklığımdan pek tabi.


Cuma, Şubat 17, 2017

volga volga

umberto eco - cecü'nün yer cüceleri (üç kozmonot adlı öyküden)

sürekli yazmaya teşebbüs ediyorum -yani aklımdan geçiriyorum- ama bir türlü elle tutulur bir şeye ulaşamıyorum. edit: sanırım bu sefer oldu. 

bir mor karbasi (ojos de novia) açtım şimdi, bu yazıyı öyle kuru kuru yazasım gelmedi. önceden azıcık dinlemişliğim vardı, geçen akşam arkadaşım tavsiye edince bugünlerde yine dinlemeye başladım. üniversitenin ilk günlerinden beri tanıdığım -daha doğrusu tanıdığımı sandığım- bir arkadaş. köpek resimleri çizerdi, çok güzel ama anlamsız bir şekilde. sadece bazen. bir gün bana kenan evren'in karısının gittiği cinci hoca (ya da artık ne deniyorsa onlara) hakkında bir şeyler anlatmıştı. hiç beklemediğim şeyler bilirdi, tuhaf bir çocuktu. hiçbir zaman bilemedim kimdir kimlerdendir. sormadım da. o da bana sormadı. öylece sessizce otururdu masada. geçen gün adımın altında yazan "hallelujah"ı görmüş, sen rockçı mısın diye yazmış bana. güldüm. lordi'nin ve rammstein'ın şarkılarını attı. sadece onlar mı? cohen, charles, weather girls, panic at the disco, yasmin levy var dedim. derken konu konuyu açtı, daha doğrusu o önce müzisyenlerden bahsetti sonra da filmlerden. ne kadar çok ortak noktalarımız varmış -eğer bunlar ortak nokta sayılıyorsa ki bence sayılır- ikimiz de şaşırdık kaldık. bir buçuk yıldız arkadaşız sanıyoruz, her zaman iyi biri olduğunu düşündüm ama sanırım yakın arkadaş olmamızı mümkün kılacak şartlar gelişmedi. belki başka bir zamanda başka bir yerde olurdu.

gruplardan birine ikizinizi bulun gibisinden bir şeyler attılar, ben de işsizim ama bu boyuta hala ulaşamadım sanırım. ya da işsizlik kulvarlarımız da farklı olabilir çünkü ben çok iyiyimdir bu konuda, geri kalamam yani. olabilir mi diye düşünüyorlardı, kafam karıştı. bir görsel ikizimin olduğunu varsayayım -ki bence bir değil on yedi bin sekiz yüz altmış iki tane vardır- onu bulup da ne yapacağım? onunla tanışıp da ne yapacağım? karakterimin ikizini bulmam mümkünse bunu isterim. yani şahsen ben kendimle yaşamak isterdim. hem her konuda da aynı fikirde olmazdık çünkü ben kendimle çelişirim.

geçen sabah eski bir arkadaşımı gördüm. eski dememin nedeni artık arkadaş olmadığımız için. halbuki ne kadar yakındık, ne çok şey biliyorum hakkında. böyle düşününce komik geliyor. ne çok sırrını bildiğimi düşününce. yine de tuhaf, ben onun sırlarını kimseye anlatmam ve onun da anlatmayacağını biliyorum. artık arkadaş değiliz ama bu konuda güvenebiliyorum. her neyse, beni görmezden geldi, ben de onu. aynı durakta bekleyip aynı otobüse binip hiç göz göze gelmeden geçip gittik. sonradan düşününce bunun beni üzdüğünü gördüm, arkadaş olmak zorunda değiliz, olmak istediğimi de sanmıyorum, ama en azından tanış olarak selam vermek sonra yolumuza devam etmek daha iyi bir yol değil mi? her neyse, bunun hakkında düşünmeyi bıraktım. daha ciddi sorunlarım var.

bir okuma atölyesine gidiyorum -ciddi olan sorun bu değil tabi-, yani "gidiyorum"dan fazlası aslında. kitapları belirleyen kişi, sözde "yürütücü" -ne demekse o artık- benim. seçtiğim kitaplarla gurur duyarım, bu konuda sıkıntı yok ama mesela yarın ilk toplantı olacak, ne söyleyeceğim? on beş kişinin önünde konuşmak bana göre değil. bir de yazma atölyesi olacak, henüz elimizde adam yok sadece proje var. ve yürütücü(!) yine ben olacağım. aslında ilk başta çok hevesliydim ve güzel fikirlerim vardı. fikirler hala var tabi de hevesten geriye bir şey kalmadı. bunu düşünmek bile huzurumu kaçıyor, o yüzden konuyu kapatacağım.

geçen gün arkadaşım anlattı, öykü yazan bir erkekle tanışmış. cinsiyet belirtmemin iki nedeni var; birincisi bir şeyler yazanlar genelde kız oluyor, ikincisi anlatacağım şey cinsiyetle ilgili. dört tane öyküsü vardı elinde, değerlendirmem için bana da okuttu. hepsini yarım yarım okudum, bazılarını sıkıldığım için, bazılarını katlanamadığım. yine de arkadaşım direk kötü diyordu, ben potansiyel var diyordum. neden öykülerinde hep kadınlar var, dedi. kızgındı. yirmilerinde bir erkek, bundan doğal ne var dedim. belki bu öykülerin ortaya çıkış sebebi bile o kadın hayalleriydi -bazen freudçuyumdur. biz -kadınları kastediyordu- erkek erkek diye çıldırıyor muyuz, dedi. güldüm. çıldırabilirdik bence. sorun olmazdı. yaratılış, varoluş, zaman ve tarkovski üzerine düşünürken balataları sıyırmak daha mı iyiydi? (ama bunu demedim ona.)



Pazartesi, Ocak 30, 2017

solaris


ya da lem'e göre tarkovski'nin suç ve cezası.

tarkovski'nin "sanat eleştirmenleri" tarafından en beğenilmeyen filmi.  sovyet hükümetinin sürekli burnunu soktuğu, sözde asıl amacı geleceği parlak bir sovyetler olan ama ortaya sorular ve çelişkiler bırakan bir film.  her tarkovski filmi gibi diyalogları etkileyici. (abi bir şey sorucam, bu kadar felsefe yapıp yine de kasıntı durmamasını sağlamak fazla zor değil mi?)

konumuz; hafızanın bilinçaltının ve kim bilir başka nelere vücut bulduran, daha önce hiçbir etkileşimde bile bulunmamış olabileceğiniz canlıları karşınıza çıkarabilen bir gezegen solaris. son derece emin olduğu aklı ve bilimiyle chris, solaris'e gider. ölümsüzlük peşindeki faust ve kozmik anlamını arayan snout dışında bu istasyon'da başka kimler olabilir?

susuyor ve filme bırakıyorum:


dehanın tüm eylemleri gibi, çok basit.
 *
ya onun ölmesini, yok olmasını istersem? 
her şeyi geri vermek istersem şu jöle tabakasına? 
ruhumu çoktan istila etti.
 *
-beni düşündün mü?
-bazen evet, her zaman değil. mutsuz oldukça


-uyu.
-nasıl uyunur bilmiyorum. uykuya benziyor, ama değil. uyku içinde uyku gibi. 
içimden gelmiyor. çok uzaktan...
 *
gece gelirler. oysa ki geceler insanların uykularını gidermesi için gerekli. 
bu bizim sorunumuz. insan uyku hediyesini kaybetti.
 *
"senyor, ben tek şey bilirim. ben uyuduğumda nedir bilmem korku, umut, iş, takdis... 
uykuyu, bu denge ve ağırlığı icat eden takdis olunsun ki o denge ve ağırlık çobanla kralı ve basit olanla akıl kârını eşitler. deliksiz uykunun bir kusuru var ama, çok fazla ölüm tadında."


gerçeğe doğru yürüyüşünde, insan bilgiyle mahkum edildi.
 *
kozmosu fethetmeye hiç tutkumuz yok. sadece, yeryüzünü kozmosun sınırlarına genişletmek istedik. başka bir dünya istediğimiz yok. yalnızca, içinde kendimizi göreceğimiz bir ayna. 
bağlantı kurmak için çok çalıştık, ama başarısızlığa mahkum olduk. korktuğumuz ve aslında gerek duymadığımız bir ereğin peşinden koşmakla komik görünüyoruz. 
insana insan lazım!


-merhamet gösterdiğimizde ruhlarımızı boşaltıyoruz. belki öyledir. acı çekmek, hayatı gri ve güvenilmez gösterir.
hayır, buna inanmıyorum. bunu kabul etmeyeceğim.
hayat için vazgeçilmez olmayan, hayata bir yolla zarar mı veriyor?
hayır, bu da doğru değil. hiç de doğru değil!
tolstoy'un genel olarak insan türünü sevmek yolundaki ızdıraplarını unuttun mu?
ne kadar zaman geçti? hesaplamadım. yardım et.
diyelim ki seni seviyorum. aşk hissedebildiğimiz bir şey ama asla açıklayamayız. sadece "aşk düşüncesi" açıklanabilir.
insan kaybedebileceğini sever. kendini, bir kadını, ülkesini.
bugüne kadar insanlık, dünya, aşka giden bir yol bulamadı. o kadar aziz ki!
belki de burada olmamızın nedeni ilk defa insanoğlunu aşkın bir nedeni olarak anlayalım diyedir.


-snout, neden bize böyle azap çektiriyorsun?
-kozmik anlamımızı kaybettik. eskilerin böyle bir derdi yoktu. hiç neden diye sormadılar. sisifos'u hatırlıyor musun?
 *
-insan mutluyken, hayatın anlamı, sonsuzluk hakkındaki diğer şeylerle nadiren ilgilenir. insan bu soruları hayatının sonunda sormalı.
-ecelimiz ne zaman, bilmiyoruz; bu yüzden de acele ediyoruz.
-en mutlu insanlar, bu lanetli sorularla canını hiç sıkmayanlar.
-biz hayatı, onu anlamlandırmak için sorguluyoruz. henüz basit insanî doğruları korumak için gizeme ihtiyaç duyuyoruz. mutluluğun, ölümün, aşkın gizemi.
-haklısın belki. ama bunu düşünmemeye çalış.
-bunu düşünmek, ecelini bilmek gibi bir şey. zamanını bilmek bizi ölümsüz yapmaz.


yavaş yavaş her şey normalleşir. 
yeni ilgiler, yeni aşinalıklar bulurum. 
ama kendimi onlara tam olarak veremem.
 *
-bana kalan tek şey beklemek.
-neyi beklemek?
-bilmiyorum... yeni bir mucize. 
şimdi iyi misin?
-evet, iyiyim.


yazılar nereye gitti?



k-pop veya k-dramayla, kısaca halyuu'nun bize getirdiği ne varsa onlarla ilgili olan yazılarımın neredeyse tamamını başka bir bloga aktardım:  

primary ve en sevdiğim üç dizinin yazıları hala burada. artık eskisi kadar ilgili değilsem de arada hoşuma giden bir şarkı olduğunda paylaşmak veya çevirisini koymak için bu blog güzel olacaktır. geri kalanlar burada devam edecek. 
her şey için teşekkürler.

Cumartesi, Ocak 28, 2017

çince öğrenmek isteyenlere ayrıntılı bir söylem


korkmayın. öncelikle hiç korkmayın. çince şimdiye kadar gördüğüm en kolay gramere sahip dil olabilir -şuan rusçayla kapışıyor. linguistic ilgimi çektiğinden dil yapılarına, fonetiklerine, dil ailelerine aşinalığım var. (linguistic için dilbilim demişler ama tdk'da dilbilim diye bir madde yok. dil bilim de yok.)

"çince’yi şarkılarda olduğu sürece seviyorum ama konuşma dilinde sevmiyorum. ayrıca 2500 tane harf var, git işine diyesim geliyor. çince öğrenene kadar latin dilleri ana dilim gibi olur." (12.09.2013) evet üç yıl önce bunu demiştim ve sonra kendimi çince öğrenirken buldum. ama olay uzaktan göründüğü gibi değil, bir yanlış anlaşılma var.  

çince iki farklı şekilde öğrenilebilir; biri ilk akla gelen orjinal alfabeyle yani kanji'yle birlikte başlayarak öğrenmek diğeri daha yaygın olan şekilde pinyin'le başlayarak öğrenmek. (pinyin: kanji'deki karakterlerin latin alfabesinde ünlülerin üzerinde tonlama işaretleriyle gösterilmesi). bizim okuldaki hocamız pinyin öğretiyordu ama ben elimden geldiği kadar kanji olarak da yazıyordum öğrendiklerimizi. ilk başta hiçbir yere varamayacağımı düşündüm bu şekilde, aklımda hiçbir şey kalmıyor gibi geldi. sonra elim alıştıkça çok da hızlı ve güzel yazar oldum, ne yazdığımı anlamasam bile. aynı birinci sınıftaki bir öğrenci gibi yani.

bir gün xingchi (benim çinli mail arkadaşım) bazı çince karaktler göndermişti, neye yazmış bu diye anlamaya çalışırken karakterleri hatırladım ve aslında 你好 (nasılsın?) gibi basit bir şey yazmış olduğunu anladım. o zaman gerçekten bütün o çabalarım boşuna değildi, kafamdan yazmaya çalıştığımda hatırlayamıyordum ama görünce okuyabiliyordum. bunun üzerine yazmaya devam ettim ama yazabilmek için değil, okuyabilmek için.

şimdi benim çince yazmaya ihtiyacım yok, en azından elimle. çinceyi okuyup anlayabilmek, konuşabilmek benim için yeterli. zaten klavye üzerinde yazmak çok kolay ama bunu şimdi açıklamayacağım çünkü durumu karıştırabilir. onun yerine çince'nin nasıl bir dil olduğunu anlatayım.

bir kere tek heceli bir dil olduğu için bizimki gibi ekler habire değişip durmuyor. bildiğimiz üzere türkçe sondan eklemeli bir dil. mesela  gitmek fiili üzerinden bir örnek:
ben giderim : qù
sen gidersin : qù
o gider         : tā qù

ya da bizde tekil şahıs çoğul şahısa geçerken her kelime farklı şekilde değişirken onlar tek bir eki tekili çoğula değiştirmek için kullanıyorlar
ben - biz : wǒ - wǒmen
sen - siz : nǐ - nǐmen
o - onlar : tā - tāmen

ayrıca almancadaki gibi bir die das der artikel mevzusu olmadığı gibi bay ve bayana göre kullanımlar değişmiyor. sonra korecedeki gibi büyüklerinle böyle konuş küçüklerinle şöyle diye de ayrılmıyor. sadece (sen) yerine nín (siz) demek tabi ki bizim dilimizde de olduğu gibi saygılı konuşma biçimidir ve yabancılarla konuşurken tercih edilir ama gördüğünüz üzere bu zor bir kullanım değil. 

 bu bağlamda ezberlemeniz gereken tek şey bizim hocanın "im" dediği bana göre artikel gibi olan miktar bildiren kelimelerdir. gel gelelim bunların da sayısı az değil ama genel olarak hepsi için gè kullanmak mümkün. biraz daha özele indiğimizde mesela kitap dergi gibi eşyalar için běn kullanılır, kalıcı bir nüfustan bahsederken kǒu (ör. aile), kalem ya da yemek çubuğu gibi çubukumsu maddelerden bahsederken zhī , vesaire. ki bu da çok mühim bir mesele değil, zaman geçtikte içgüdüsel olarak benimsenecek şeyler.  (ilgilenenler için geniş kapsamlı bir liste)

tonlama meselesine gelecek alırsak evet, dört adet tonlamamız var.
mesela ma üzerinden üçünü gösterelim:
mǎ : at
mā : anne
mà : lanet

bir de ma'da olmayan bir tonlama var onu shen üzerinden gösterelim:
shén : god

ama ek olarak da görev gören karakterler tonlamasız kullanılabilir, mesela 
ma : soru eki

şimdi durum karışık gözükebilir, ben bu tonlamaları nasıl ayırt edicem, bütün bu karakterleri nasıl ezberleyeceğim? ama hayır durun bekleyin. iki nedenimiz var, birincisi her karakterin bütün tonlamaları yok veya olsa bile yaygın kullanımda değil. ikincisi bu tonlamaları türkçedeki eş anlamlı kelimeler gibi, cümlenin geneline bakarak yorumlamak mümkün. elbette kolay değil ama mesela 你好吗?Nǐ hǎo ma? Sen iyi misin? (Nasılsın?) denildiğinde kimse buradaki ma'yı tonlaması olsun olmasın farklı bir anlamda almaz. tabi ki daha karmaşık cümlelerde tonlama problem olmaya başlıyor ama yine de çok dert edilecek bir şey değil. buna örnek olarak ben xingchi'yle pinyin'i tonlamasız kullanarak bazı şeyler yazdığımda (önce kelimeler, sonra cümleler) bunları anlamada hiç sorun yaşamadı. elbette onun anadili çince, bu normal. ama o da bana tonsuz yazdığında anlayabildim. yine de dediğim gibi daha uzun ve karmaşık cümlelerde işin rengi biraz daha değişiyor.

çincenin fonetiğiyle devam ediyoruz. telaffuz konusunda zorlanılabilecek bazı noktalar var, şimdi onları göstereceğim. biz alfabeyi "a, be, ce, de, ... ve, ye, ze" şeklinde okuruz. onlarda ise durum "bo, po, mo, fo, de, te, ne, le, ge, ke, he, ji, qi, xi, zhi, chi, shi, ri, zi, ci, si, yi, wu" diye.

"bo, po, mo, fo" yazıldığı gibi okunuyor. burada dikkat etmemiz gereken "e" olarak yazılanın "ı" olarak okunması, çince'de "e" sesi yok. yani bu "dı, tı, nı, lı, gı, kı, hı" demek oluyor. "gı, kı, hı" biraz boğazdan olmalı ama çok abartmadan tabi. "yi" yazıldığı gibi ve "wu" hafif bir "ü" hissiyle okunuyor.

türk olduğumuz için telaffuzunda zorlanmayacağımız üç ses işe şunlar:
ji : ci
qi : çi
xi : şi
 
zorluk derecesini biraz arttıran sesler:
zhi : cı
chi : çı
shi : şı
ri : rı

ama en zor kısım (ben dı, tı, sı deyip geçerim genelde):
zi : z ile d arası bir ses
ci : t ile s arası bir ses
si : sı gibi bir şey

bazı karakterleri telaffuz etmek hayli zor olabilir ama cümle içinde kullanırken çok daha rahat oluyor, o yüzden bunun da çok endişelenilmemesi gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.

son olarak çincedeki cümle yapısı ve zamanlar hakkında da konuşup bitireceğim

hemen hemen neredeyse sıralama aynı İngilizce'deki gibidir:
我要学习韩语. wǒ yào xuéxí hányǔ.
i will learn chinese. ben çince öğreneceğim.

sadece zaman belirten sözcüğün yeri farklıdır, çince'de (türkçe'de olduğu gibi) hep başa gelir:
明天, 我要学习韩语. míngtiān, wǒ yào xuéxí hányǔ.
tomorrow, i'll learn chinese. yarın, ben öğreneceğim çince.

soru cümlesi de farklı ama kolaydır:
这是谁的书? zhè shì shuí de shū?
this is whose book? (whose book is this?) bu kimin kitabı?
这是我的书. zhè shì wǒ de shū.
this is my book. bu benim kitabım.

çince'de dört zaman var: geniş, geçmiş, şimdi, gelecek.
fiili olduğu gibi kullanırsak geniş zaman; wǒ qù. i go. ben giderim
"le" geçmiş anlamı verir, fiilden sonra gelir; wǒ qùle. i went. ben gittim.
"xiànzài" şimdi demektir, fiilden önce gelir; wǒ xiànzài qù. i'm going. ben gidiyorum.
"yào" istemek ve -ecek eki, fiilden önce gelir; wǒ yào qù. i will go. ben gideceğim.

bu kelimeleri bütün fiiller için kullanmak mümkün yani üç kelimeyle bütün zamanlar cepte.

evet, şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. ekleme veya düzeltmelere, sorulara açığım. en olmadı tek dönem kredi doldurmak için alınabilir, kolay bir ders ve hızlı ilerleniyor. kanji'yle uğraşmayacağınız sürece çantada keklik. taken for granted. 理所当然 Lǐsuǒdāngrán.

not: ki aslında kanji de zor değil; anne, kızkardeş, büyükanne karakterlerinde hep kadın karakteri (nü) ortaktır. öğrenmek, öğrenci, öğretmen, okul karakterleri birbirine çok benzer ve öğrenci-okul karakterlerinin içinde çocuk karakteri bulunur. hepsi birbiriyle bağlanarak büyüyor. üç bin kadar karakter var ama bin tane bilseniz bile rahatça okuduğunuzu duyduğunuzu anlarsınız.

mükemmel: insanlar + iki
karışıklık: dil + gizem

göç: büyük + yürümek + batı + durmak

söz vermek: kelimeler + adam + ot + yaşam + toprak