Perşembe, Mart 28, 2013

bilinçaltı hediyesi



chuky beni arıyor. bir ipucu bulduklarını söylüyor. ben de hemen sinop limanına gidiyorum. bir binada toplanmışız, fbi karargahı. sonra bir şeyler oluyor ve ben gangsterlerin malı (burada mal dememin nedeni gizli olması değil sadece mal işte, ne malı ben de bilmiyorum yani) nasıl kaçıracaklarını anlıyorum. “öncelikle denizden geçirmeyi deneyecekler, sonra kara yolunu, olmadı helikopter kullanacaklar.” diyorum. rüyamda bile ne kadar zekiyim (!) görüyorsunuz. sanki başka kaçma yolu var. neyse sonra ben ve chuky, kaçacakları tekneyi basıyoruz. onlardan korkup arabayla kaçıyorlar. biz de peşlerine… son bir yokuş var ama ne yokuş, sanırsınız ki argo villasına çıkıyoruz. –argo villası: ulysess moore serisinden hatırlayacaksınız.-

derken, araba duruyor. chuky yardım bulmaya gidiyor. arabanın iki kapısı açık. biri havalandırma için, biri de zaten bozuk, kapanmıyor. –biz nasıl fbi ajanlarıysak artık, doğru dürüst arabamız bile yok- sonra gangsterler geliyor ben de onlardan kaçırmak için o yokuştan geri geri araba sürüyorum. bayağı bir iniyorum, nehir seviyesine yirmi metre kala, yoldan çıkıyorum. arabayla nehre iniyorum.

bu sırada filmlerde olur ya, bir dış ses vardır. olayları anlatır, kimi zaman bu dış ses, ana karakterin kendisidir. rüyada o durum söz konusu işte.

“eğer nehri geçebilseydim, karşı kıyıdan devam edebilirdim.” diyor dış ses ben.

ve bu sırada çok da derin olmasa da geniş olan nehri geçerek karşı kıyıdan devam ediyorum. ama karşı kıyıda ne bir yol ne bir düzlük. hep ağaç, kaya, su. üzerine bir de sağanak bastırıyor, kurtul kurtulabilirsen.  bu sırada yukarıdan bir kamyon üzerime düşüyor.

dış ses ben:
 “yeterince hızlı gidebilirsem kamyon düşmeden karşıya varabilirdim.” 

sonra hızlanıp, son anda geçmeyi başarıyorum. gidiyorum gidiyorum. araba dökülüyor ama.

dış ses ben:
 “bu yolu takip ederseniz varacağınız tek bir yer olacaktır.” 

bu sırada araba kayaya çarpıyor, ben dışarı fırlıyorum. zaten denize varmışım, bir falezin dibindeyim, daha gidebileceğim yer yok. etrafta üç tane yıkık baraka var. ve bölge tamamen ıssız, hiç kimse yok. çaresizliğimi kabullenip bir kayaya oturuyorum ve suyla oynamaya başlıyorum. bu sırada kamera çekimi uzaklaşıyor ve kendimi iyice görüyorum. kafamda mavi bir tüy var! filmin sonu gelmiş gibi görünüyor. artık burada öleceğimi anlıyorum.

dış ses ben: “hayır, ben ölmedim.” diyor. “öldürüldüm.”


ve rüya sona eriyor. güneş yükseldiği için –saat 05:43- uyanıyorum.

Cumartesi, Mart 23, 2013

anime vs film: death note



“Anime!” haykırışlarını duyar gibiyim. Kafamı nereye çevirdiysem aynı şeyi duydum.
Ama bu yazıyı yazacağım. Çünkü benim farklı bir fikrim var. Öncelikle hala izlemediyseniz büyük kayıptasınız.   Zaman bulur bulmaz hemen izleyin. Animesi gibi güzel.

Önce animeyi izlemiştim. Atlamadım demeyeceğim. Tamamen yalan olur bu çünkü. Kusuruma bakmayın anime-severler 37 bölümü ben tek tek izleyemem. O sabır henüz bende yok. Herhalde animeyle en çok benzeyeni ilk filmdi. İkincisinde L animedekinden daha geç, Light ise daha erken ölüyordu. Yani animedeki Mello, Near ve Teru olaya hiç karışmadan ölüyor Light. Gerçi Near “L: Change the World” de görünüyor.

Deat Note çok ünlü olduğu için öyle tanıtmaya lüzum görmüyorum. Animesi hakkında bilgi almak için buraya, film  hakkında bilgi almak için de buraya tıklayın. Ben de kendi yorumlarımı yapayım.

Film başladı. O da ne? Bizim yakışıklı, karizmatik, 17’sinde olmasına rağmen 25’inde gösteren Light’ımız, tipsiz mi tipsiz bir çocuğa dönüşmüş. Animede bile sevmedim ben Light’ı. Filmde hepten soğudum. Ama en sinirlendiğim yer Shiori’yi öldürdüğü yer oldu. Sanırım animede bu kısmı atlamışım çünkü böyle bir şey hatırlamıyorum.  Light’ın neye dönüştüğünün farkındaydım ama yine de bunu ondan bile beklemiyordum. Gerçi adam babasının ismini bile yazdı deftere, Shiori’yi mi esirgeyecek?

Kira: “Death Note'u kullanarak dünyadaki bütün kötü insanları öldüreceğim! Diğer insanlara kötü davranan herkesi, bütün kötüleri öldüreceğim ve sonunda yeni, tertemiz bir dünya kuracağım!”
Ryuk: Yani yeni dünyadaki tek kötü sen olacaksın?”

Şimdi animede bile ne olacağını tahmin etmek çok kolaydı. Filmde de kek oldu, tahminden öte biliyorsun ne olacağını. Ama senaryonun biraz(!) değiştiğini biliyordum. L öldü ölecek tedirginliğiyle film izlemek nasıl bir duygudur bilir misiniz siz? Animedeki şoku hala atlatamamış biri olarak hem de. Ama oturup en baştan izlerim şuan filmi, hiç problem olmaz. İlk filmi o kadar harika(!) bir yerde kesmişler ki saat olmuş 00.00, ikincisine başladım.

“Kira çocuksu ve kaybetmekten nefret ediyor... Aslında bende çocuksuyum ve kaybetmekten nefret ediyorum.”

L animede de favorimdi. Filmde daha ön plana çıkmıştı, buna çok sevindim. İkincisinde L kesin ölecek, bekliyorum. İsyanlardayım. Bir yerlerden spoiler arıyorum, bu L ne zaman ölecek diye. Ona göre kendimi hazırlayacağım çünkü. L’in ölümünü kaldırmam çok zor oluyor. 

“Bang bang bang bang bang bang!”

Misa’yı oynayan kızı çok aramışlar mı? Kızın animedekiyle alakası yok. Animedeki Misa’yı ne kadar seviyorduysam filmdekinden o kadar nefret ettim yahu. Bildiğin salak etmişler Amane’yi. Tamam, çok zeki de sayılmaz ama o kadar çarpıtılır mı ya?

Zaten Mello, Near ve Teru filmde yoktular. L: Change The World’de Near, Watari’ye gönderiliyor ve Watari öldüğü için L ona bakmaya başlıyor. Hatta ona Near adını da L veriyor. Ama çocuğuna animedeki Near’la heyheyhey alakası yok. Peki, bu insanları ne kadar üzdü? Bilmiyorum kiminle konuştuysam, ki bu konuda ben onlarla aynı fikirdeyim, Near’ın başarısız bir L çakması olduğunu, onun verdiği havayı vermediğini falan söyledi. Near'ı severim, o başka. Ama L birçok kişinin tartışmasız favorisi. Filmde de böyle bir değişikliğe gitmişler. Kötü mü etmişler? Bence hayır.

Ryuk Ryuk Ryuk... L’den sonraki favorim… Bir melek bu kadar mı tipsiz olur? Ve tipe rağmen bu kadar mı sevilir? Tamam, itiraf ediyorum, biraz da Light’ın ismini deftere yazdığı için bu kadar seviyorum onu. Ama öyle olmasa da severdim. Bu kadar rahatsız bir karakteri nasıl sevmem?

 “L, ölüm tanrısının sadece elma yediğini biliyor muydun?”

Rem sanki ölüm tanrısı değil de normal bir insandı. Ondan daha duygusal tek kişi Amane'ydi. Açıkçası filmde L, Light’ı alt ettiği için bence film daha güzeldi. Hele hele o son 23 gününden yepyeni bir film yapmaları harika olmuş. Yine de…  The Last Name’in de, L: Change the World ’ün de sonunda çok üzüldüm. Şu an hala aklıma geldikçe üzülüyorum. L ölmemeliydi ya. Benim L’im ölmemeliydi.

Bir de sonuçta deftere kendi ölüm tarihini yazarken niye 23 gün verdi? Yani niye 22 değil, 24 değil 23? Asıl soru neden 5-10-20 yıl değil? Sonuçta yine kaderini kendi belirlemiş olurdu ve Rem’in deftere onu yazması sorun olmazdı. Birkaç yıl daha yaşar, en azından Near’ı kendi eliyle büyütürdü. Ne bileyim, belki biraz daha şekerli yiyecekler tüketir ve bütün dişlerinin dökülmesini beklerdi falan filan. 

Film müzikleri çok güzeldi. İsterseniz hepsini yeppuda'da bulabilirsiniz.
Şarkı olarak ise;
Dani California - Red Hot Chili Peppers (hem birincide hem ikincide kullanılıyor)
Lenny Kravitz-I'llBe Waiting (bu L:Change The World’ün şarkısı)

Benim en çok sormak istediğim sorular ise şunlar;
-Light’ın yerinde olsaydınız ne yapardınız?
-Light’ın babası olsaydınız ne yapardınız?
-Misa olsaydınız ne yapardınız?
-Gerçekte de Kira gibi biri olsaydı, ya da onun simgelediği türde bir düzen… Destekler miydiniz?
-Sizce kanunlar yeterli mi?

Benim cevaplarım şöyle:
-Bir kere Ryuk’u ilk gördüğümde korkudan altıma kaçırır, defteri fırlattığım gibi tabanları yağlardım. Bana ne ya… Ne ölümü ne defteri? Bunu yargılayacak kişi ben miyim Allah aşkına. Bir yakın yok edin şu defteri ya… Bu yüzden L benim kafadan yani. 
-Kendimi vururdum herhalde. 
-Yemişim Kira’yı, adını deftere yazardım. 
-Son iki soruya bir arada cevap vereceğim. Kanunlar yeterli değil. Ya teoride ya da uygulamada hep eksikler var. Ama Soichiro Yagami’nin dediği gibi: “Kanunlar kusursuz değil. Çünkü onlar yazan insanlar kusursuz değil. Ancak kanunlar insanlar istediği için var.”

Kanunlar kurallar… Eksikler… Ama hiçbir insan kimin ölüp kimin ölmeyeceğine kara veremez. Yani bu hikâyede adalet ne Light olabilir ne de L ne de bir başkası. Hiçbir insan mutlak bilgiye sahip olmadığı için mutlak adaleti sağlayamaz. O yüzdeeen, ben gittim. Si yu.


kemancı kemane kemanist



Beni tanıyanlar için çok da şaşırtıcı bir durum değil. Ben ki her şeye el atıp, hepsini de yarım bırakan bir insanım. Ölesiye nefret ediyorum bu huyumdan. Ama işte. Bir yıldır kemanla haşir neşirim. Bu ilk bırakışım değil aslında, üç oluyor. Dolayısıyla 3 öğretmen değiştirdim demek. İlk öğretmenim kesinlikle en iyisiydi. Hata kabul etmez, müsamaha göstermezdi. Fazla açık sözlüydü. Bir defasında şunu söylemişti:
-“Seni çok bir virtüöz yapacağım. Sadece sabretmeni istiyorum.”

Bu sözden anlayacağınız üzere acayip aceleci biriyimdir. Hızlı yürür, hızlı konuşurum, çabuk sever, çabuk vazgeçerim. Biraz ayran gönüllü biraz(!) da maymun iştahlıyım. Belki benim için en zor şeyi istemişti; sabır. Edemedim. 12 derste 3 teli bitirdim ve ayrıldım. Bir yaz geçti. Ekim’de yeniden başladım. Bu sefer zurnanın zırt dediği yerdi.

Baştan başlamak istedim ama yeni hocam kabul etmedi. Çalabiliyormuşum, buna gerek yokmuş. Bu hocam feci hırslı, agresif ve dırdırcıydı. Anlayacağınız üzere kadındı. Benim sahne fobim var. Şimdi diyeceksiniz ki hangi cesaretle başladın o zaman? Çocuk aklı falan da diyemiyorum. Zira insan bir yılda büyüyemez. (gayet de büyüyebilir.) Hocanın karşısında çalarken elim titrerdi. (Geçen hafta da dahil.) Evde gayet normal çalabildiğim bir şeyi çalarken… Çok fena bir durum ya… Eğer biri içerden “Bu güzel oldu.” Derse bile o saniyeden sonra çalamazdım. Birinin beni dinlediğini bildiğim için…

Sonra baktım olmuyor. Böyle böyle anlattım hocaya, benim durumum bu. Aman Allah’ım! Ne oldu dersiniz? Hoca aşka geldi, beni sahneye çıkartmayı kafaya yoktu. Yok, bir gösteri varmış da, yok keman çalacakmışım da... Ben öleyim o zaman. Muhakkak bayılırdım. Anlatamadım hocaya. Tek çarem kalmıştı. Ayrıldım. (2.kez) Yeniden başladığımda bu seferki hocam genç mi gençti. Henüz üniversite 2.sınıfta müzik öğretmenliği okuyan bir öğrenciydi. Ona da en baştan başlamak istediğimi söyledim. O da kabul etmedi. En son kaldığım parçadan devam ettik. Sonra… Sıkıldım. Derse gitmemek için bahaneler arandım ve buldum da. Tam beş hafta üst üste gitmedim. Hadi bakalım yeniden dedik. Bir ders daha ve bugün üçüncü kez kemanı bıraktım. Kemanımı, notalarımı, kitaplarımı gardırobun üzerine koydum ve derin bir nefes aldım.

Keman çalmayı seviyordum. Ama müzik rahatlamak için yapılır. Gerilmek, depresyona girmek için değil. Hiçbir sınav beni sıradan bir keman dersi kadar germedi. Ki sınavlarda da çok gerilen bir insanım. Geçen kağıda adımı bile yazmayı unutmuşum. Ama dediğim gibi, müzik gerilmek için yapılan bir şey değildir.

Bütün bu olaylarda annem her zaman ama her zaman beni destekledi. Bu yüzden ona minnettarım. Buraya kadar gelebildiysem onun sayesinde. Ve bırakmak istediğimi söylediğimde de gayet anlayışla karşıladı. “Seni geriyorsa boş ver, çalma.” Dedi. Konu açılmışken… Ey insanlar, analarınızın değerini bilin. Uzak kalınca anlıyorsunuz. Annesine hiç de düşkün olmayan, sürekli yalnız yaşamak isteyen biriydim. Şimdi yalnız yaşıyorum sayılır. Ve annemi istiyoruuuum. Evet, buraya duygusal isyanlarımı da saçtıktan sonra konumuza geri dönelim. Geçen haftalarda bir anda müthiş bir piyano çalma arzusuyla doldum ama hayır. Bu sefer Kültür Merkezinin danışmanı beni kazma kürekle kovalar. Zaten iki ay sonra onu da bırakırım. Bir daha hiç boşuna geremem kendimi. Ve şimdi düşünüyorum. Ben, sahne fobisi olan insan… Bu iş nasıl mantığına sığdı da bu işe başladın?

Hatırladım.

Kendimi bildim bileli resim çizerim. Çiz çiz çiz… Bir de insanda çöpe atamama gibi bir huy olunca dosyalar nasıl birikiyor tahmin edemezsiniz. Sonra annem –ablamın da ısrarıyla- bari yeteneğim bir işe yarasın diye beni kursa yazdırmak istedi. Gittik. Kültür merkezinin müdürüyle konuştuk. Adam:
-Müzik aleti düşünmez misiniz?” dedi. Ben içimden “İsteriz isteriz, keman isteriz.” Diye sayıklıyorum. Çünkü aylardır annemin başının etini yemişim. Ben kemana başlamak istiyorum diye. Beni tanıyan annem kabul etmedi en başlarda. Annem:
-“Resme yeteneği olduğu için biz şimdi…” falan derken adam küt diye:
-“Mesela keman?” dedi. Gitti hemen keman yayını eline aldı, kolumu ölçtü. Parmaklarımı kontrol etti.
-“Bunu kemana yazalım.” Dedi. Annemle ben tabi şoktayız. Ne yapıyor bu adam diye… Bir anda annem de tamam dedi. Sonra gittik keman aldık falan. Her şey acayip hızlı gelişmişti yani. Aslında benim çok da suçum yokmuş.(!)

Şimdi yeniden resme sardım. Kemana başladığıma resim çizmeyi de bırakmıştım. Niyesini de hiç bilmiyorum. Bilinçli olarak da değil. Belki yakın bir zamanda resim kursuna başlarım. Kim bilir belki kafama eser yine kemana başlarım. Bu sefer beni kabul etmezler gerçi. Neyse, başka kurs mu yok canım? 

Cumartesi, Mart 16, 2013

jeeja yanin


“Masashi içinde mükemmel olmayanı barındıran şeylerden hoşlanır.
Mükemmel olmayan şeyler merakını bazı cevapları almaya yönlendirir.
Mükemmellikten uzaklaştıranları bulma arzusu onun için gerçekten heyecan verici bir yolculuktur.
Onun için heyecan verici bir tehlike hissidir.
Ona büyük keyif veren bir duygudur.”

Chocolate ile başlayan Jeeja hikâyem tahminimden uzun sürdü.
Öncelikle Jeeja Yanin kimdir? Ya da diğer adıyla Yanin Vismitananda. Bangkok’ta doğan kızımızın yaşını öğrenince şok oldum. Jeeja tam 29 yaşındaymış. Annesini ve babasını henüz 17 yaşındayken kaybetmiş Jeeja. Neyse ki bir ağabeyi varmış. Biraz İngilizce biraz da Birmanca konuşabiliyormuş. (Birmanca: Çin-Tibet dil ailesine ait b dil Myanmar’ın resmi dili. 32 milyon kişinin de ana dili.) Jeeja Taekwonda’da 3. Dan siyah kuşak sahibi. Chocolate’tan sonra “วิสมิตะนันทน์” (yani Vismitananda) diye anılmaya başlamış. Bir oyundaki savaşçı robot karakterinden türetilmiş bu lakap. 

2008’de Chocolate (as Zen) ile aktör olarak çıkışını yaptı. Aynı yıl Raging Phoenix (as Due/Dyu) çekti. 2011’de Jak Ka Ran’da -The girl is Badass-  (as Jak Ka Len/Chak Ka Laen)ve The Kick’te (as Wawa) yer aldı. 2012’de ise Tom Yum Goong 2 -Koruyucu- ve Chocolate 2’de oynadı.


CHOCOLATE

Yapım:2008 -Tayland
Tür: Aksiyon, Dram
Yönetmen: Prachya Pinkaew
Dil: Tay Dili, Japonca,İngilizce
Senaryo: Prachya Pinkaew, Chukiat Sakveerakul, Nepalee Sakweerakul
Yapımcı: Prachya Pinkaew, Sukanya Vongsthapat
Görüntü Yönetmeni: Decha Srimantra
Müzik: Nimit Jitranon, Korrakot Sittivash, Rochan Madicar
Süre:1 saat 50 dk

Oyuncular:
Jeeja Yanin
Pongpat Wachirabunjong
Ammara Siripong
Hiroshi Abe

Bu filmde Jeeja, Zen isimli otistik bir çocuğu canlandırıyor. Annesi Zin’in ağır hastalığı için ilaç parası bulması gerekli. Annesine eskiden borçlanan kişilerden borçlarını alıp tedavi ettirmeye çalışıyor. Elbette tek başına değil. Ne yapması gerektiğini küçükken eve aldıkları bir çocuk söylüyor. Onunla birlikte Zin’in sağlığına kavuşması için uğraşıyorlar. Ama kimsenin borcunu ödemeye niyeti olmayınca, iş dövüş yetenekleri gelişmiş olan Zen’e kalıyor.

Otizm üç yaşından önce başlayan bir hastalıktır. Kalıtsal bir hastalık olan otizm beynin birçok kısmını etkiler ve bu etkinin nasıl geliştiği halen bilinmemektedir. Otizm hastalarının farklı beyin lopları normal insanlara oranla daha gelişmiş olabilir. Bu da onların farklı yeteneklere sahip olmasını sağlar. Özellikle son zamanlarda her 10 otizm hastasından 1’inin olağanüstü yeteneklere sahip olduğu görüşü çok yaygın. Örneğin fonografik hafıza, üstün resim, müzik, matematik yetenekleri ya da olağanüstü refleksler...



Filmin ilk 15 dakikası sizi sıkabilir, saçma gelebilir. Ama lütfen devam edin. Gerçekten iyi bir dövüş filmi. Yeteneği tartışılmaz. Filmdeki hareketlerin hepsi orijinal. Çekimler sırasında birçok kaza geçirmiş Jeeja. Kurgu olağanüstü sayılmaz ama idare edecektir. Zaten film iki saat bile sürmüyor. Sıkılmayacağınızı garanti ederim.



THE KİCK
Yönetmen: Prachya Pinkaew
Yapım: Gang Seong-gyu
Yayın tarihi: Kasım 2011
Ülke: Tayland - Güney Kore
Dil: Tay dili - Korece
Bütçe: 3,5 milyon dolar

Oyuncular:
Cho Jae-Hyun 
Yea Ji-won 
Na Tae-joo 
Kim Kyeong-suk 
Lee Gwan-hun
Jeeja Yanin

Filmde Bangkok ’da Taekwondo kursu açan bir aile anlatıyor. Ailenin her üyesi taekwondo’nun dallarında ustalaşmıştır. Baba Moon çocuklarının da bu dövüş sanatıyla yaşamasını istiyordur ama çocukların farklı düşünceleri de vardır tabi. Kızları Tae Mi futbol oynamayı sever, oğulları Taeyang ise dans etmekten hoşlanır. Bir gün tarihi eser çalan bir çeteyi durdururlar ve halk kahramanı olurlar ancak çete intikam almak için peşlerine düşer. Jeeja burada çocukların güvende olması için gönderildikleri çiftlikteki bir kızı oynuyor. Daha ön planda olmasını isterdim. Özellikle de çok yetenekli bir kız olduğu için. Ama pek yer vermediler. Güney Kore daha ön planda olduğu için sanırım. Yine de Ong-Bang, Tekken, Tom Yum Goong ve Chocolate gibi en iyi dövüş filmleri arasında gösterilen filmlerin yönetmeni Prachya Pinkaew kendi keşfettiği yeteneğe, yani Jeeja’ya filmlerinde yer veriyor.






Ve bu filmdeki bence en önemli isim Asya sinemasının demir taşlarından biri olan oyuncu, yönetmen, senarist Mum Jokmok. Kendisini The Bodyguard, Hello Yasothon, Ong Bak filmleriyle hatırlayacaksınızdır. Komedi alanındaki ustalardan biri de aynı zamanda. Evet, bu yazıyla birlikte Tayland sinemasına da giriş yapmış olduk. Görüşmek üzere!

-TOM YUM GOONG 2-