Cumartesi, Nisan 19, 2014

Şifreli Öykü Mimi ve Marquez


Pek çok zamanki gibi Keyaki tarafından mimlenmiş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Teşekkür ederiiim ^.^ Bu oldukça ilginç bir mim, çok da sevimli… Ayrıca ilk gördüğümde biraz zor olduğunu düşünmüştüm ama yazarken aklımda hiçbir şey kurmadan yazdım ve güzelce ilerledi. Aslında hayalgücümün sınırlarını zorlayarak ultra fantastik bir hikâye yazacaktım ama yaşlılıktan sanırım, pek gerçekçi oldu. -.- Çok konuştum, -umarım- keyifli okumalar!

Not: Yazıda kendini bulan mimlenmiş demektirmiş.

***

BİR FİLMKOLİĞİN GÜNCESİ

Bir cumartesi öğleden sonra, elimdeki kitabı zorla bırakmış, düşünüyordum. Zorla bırakmıştım çünkü bitirmek istemeyeceğim kadar güzeldi. Zırt pırt gözlerim doluyordu hiç de dramatik bir konusu olduğu halde. Moralimi düzeltmek için birkaç kez kısık sesle tekrar ettim: “İyi hissediyorum, iyi hissediyorum. I Feel Good.

İşe yaramadığını söyleyemem ama yine de yöntem beklentimin altında kalmıştı. Çareyi her zamanki gibi kendimi dışarı atmakta buldum. Bir kez beynime oksijen gitmeye görsün, neler olurdu kim bilir? Böyle bir düşünce nereden aklıma geldi diye merak ediyordum ki çok geçmeden bir kitabın adı olduğunu fark ettim. Gayrimeşru bloglardan birinde okumuştum eleştirisini. Yasadışı işler yapmaktan büyük bir zevk alıyordum neme lazım…

Parkta otururken gazete satan çocuk gözüme ilişti. Yanıma Kalem Kutusu ve Karalama Defteri almadığım için yazma ya da çizme şansım yoktu, en iyisi bir şeyler okumak gibi görünüyordu. El işaretiyle yanıma çağırdım, sevimli bir çocuktu. Sanki Peter Bell’in Japon versiyonu… Kıvırcık saçları, turuncu çilleriyle işini yapmaya çok uygundu. Koşa koşa yanıma geldi.
-“What is your name? Adın ne senin?” diye sordum sevecen bir sesle, korksun istemezdim.
-“Mitsuki.” Dedi çekingen bir sesle.
-“But… Mitsuki is a girl’s name, isn’t it? Ama Mitsuki kız ismi değil mi?” diye sordum şaşkınlığımı belli ederek. Tanıdığım bütün Mitsukiler bayandı ne de olsa.
-“You are right. My mom wanted to have a daughter but I was born. Haklısınız. Annem bir kız çocuğu olsun istiyordu ama ben doğdum.”
-“I see... Anlıyorum…”

                Kısa süreli bir sessizlikten sonra gazete almak istediğimi söyleyince yüzü güldü. Heyecanla uzattı gazetelerden birini, ben de ne olduğuna bakmaksızın aldım. Uzaklaşırken ona bakmaya devam ediyordum, garip bir çekiciliği vardı çocuğun. Ancak gözden kaybolduktan sonra aldığım gazeteye bakabildim. Bakmamla derin bir şaşkınlığa kapılmam bir oldu, gazetenin adı “Ispanak Gazetesi” idi!

                Herhalde ıslak mendille önce yüzümü, sonra elimi, sonra masayı, sonra da ayakkabılarımı silmemden dolayı Türk olduğumu anlamıştı. Dert etmedim, hatta elalemin memleketinde Türkçe bir gazete bulduğum için sevinçten ölebilirdim. Japoncam pek kıttı. Magazin bölümünde SNSD ve Kara’yla ilgili birkaç haber vardı. Sanırım Japonya’da bastıkları için koyulmuştu.

                Neden sonra manşete bakmayı akıl ettim. Bir de ne göreyim? Ünlü mangaka Kiriya Shuu, cinayetten yargılanıyormuş. Mümkün değil, diye düşündüm. Gayet sıcakkanlı, hayata olumlu bakan bir insandı Kiriya. Belki bu yüzden mangaları da zevkli ve eğlenceliydi. Birkaç tanesini okumuş, yazarla da az da olsa konuşmuştum. Bana hiç de cinayet işleyebilecek biriymiş gibi gelmemişti. Belki de bu yüzden kurbanın ailesi mangaka için “Pozitif Manyak” ifadesini kullanmışlardı.

                Haberin yanında da koca bir Çançiçeği resmi vardı. Ben bunun ne alakası olduğunu düşünürken haberin devamında kanıt olarak bu çiçeğin öne sürüldüğünü okudum. Kurban ölü olarak bulunduğunda avucunda bir çançiçeği ve üzerinde mangakanın adının yazdığı bir kâğıt parçası varmış. Polis hemen Kiriya’nın evine operasyon düzenlemiş. Evin her yeri kurbanın avucunda buldukları çançiçekleriyle doluymuş!

                Etkilenmiştim ama yine de bunun nasıl bir delil olduğunu anlayamıyordum. Oldukça ilginç bir rastlantıydı ama sırf bir çiçek yüzünden bir insan nasıl cinayetle suçlanabilirdi? Zaten mangaka da isyan etmiş, o kişiyi tanımadığını hatta hiç görmediğini söylemiş. Muhtemelen tutuksuz yargılanacaktı ama sonunda ne olur bilinmezdi tabi. Bu sırada gazete okuyan bir adam gözüme çarptı. Bu konu hakkında bilgisi olup olmadığını merak ettim. Yavaş hareketlerle yanına gidip selam verdim. “Nasılsınız, Nasıl gidiyor, Ne olsun yuvarlanıp gidiyoruz” temalı bir girişten sonra söz konusu haberden bahsettim.

-“Really interesting… Gerçekten ilginç…” dedi adam başını aşağı yukarı sallayarak.
-“This is so absurd! Bu çok saçma!” diye haykırdım. “This can’t be accepted as evidence. Bu kanıt olarak kabul edilemez.” Önce gözlerini sıktı sonra:
-“Evidence?” diye sordu adam. İlk başta cevap vermedim, Japoncası neydi ki bunun? Bir türlü aklıma gelmiyordu. Sonra ampul yandı.
-“Shirushi!” diye bağırdım heyecanla. Belki da sandığım kadar rezil değildi Japoncam. Adam gülümsedi, yine başını sallayıp:
-“Yes, right. This shouldn’t not be accepted. Evet, doğru. Bu kabul edilmemeli.” Dedi. Onaylanmakten memnundum tabi ama hala merakım giderilmemişti.

Biraz daha sohbet ettikten sonra vaktin geldiğini gördüm. İzin isteyip yanından ayrıldım, hava kararmak üzereydi. Bigbang’in gelecek hafta Osaka’da konser vereceğini söylemek üzere Efe Kızı’nı aradım. Tabi ona da bilet almıştım, yoksa muhtemelen beni öldürürdü. Ki sanırım yaşamak istiyordum. Emin değildim tabi, sadece içimden bir ses öyle diyordu.

***

KONUDIŞINOT: Pek çoğunuzun bildiği üzere Gabriel Garcia Marquez öldü. “Kırmızı Pazartesi”yi okuyalı daha iki gün olmuştu bu haberi duyduğumda. Mümkün değilmiş gibi geldi. 

Ama olmaz ki ya diye düşündü bir yanım, ki bencil olan yanımdı aslında bunu söyleyen, diğer yanım ise 87 yaşına gelmiş bu adamın ölürken rahat bırakılması söylüyordu. Fazla tantana edilmesini istemezdi diye düşünüyorum. En azından benim düşüncem böyle. Sonra 55 yaşındayken Nobel ödülünü de almış olduğuna göre bir yazar olarak hayatından memnundu muhtemelen. Amma sığsın diyebilirsiniz ama dikkatini çekerim ki “bir yazar olarak” dedim. 

Ayrıca bu ölüm beni başka bir açıdan büyük telaşa düşürdü. Ya ben Rasim Özdenören’le, Yavuz Bülent Bakiler’le, Sezai Karakoç’la, Hilmi Yavuz’la, Hüsrev ve Hüseyin Hatemi’yle, Sevinç Çokum’la tanışmadan, Allah korusun, vefat ederlerse ne yaparım? Ben de ölebilirim tabi ama o zaman muhtemelen daha ciddi dertlerim olur. :D

Neyse, başka bir diyeceğim yok sanırım. Yani sanırım.
Görüşmek üzere!


Çarşamba, Nisan 16, 2014

Bir Kez Daha "Saçma Ötesi Aratmalar"


Artık nasıl bir blogum varsa -ya da içinde ne yazıyorsa mı demeliyim- her arkadaşımız kel alaka bir aratma ile benim bloguma gelmeyi başarıyor. Kimi tebrik etsem bilemiyorum. Daha önce bir başka yazıda bu aratmalarla ilgili dert yanmıştım, buyurun önce buradan yakın.


ORADAN BURADAN AMA UMARIM DÜNYADAN DEĞİL

“iu iu diye ispanyolca bir şarkı”
-O kadar İspanyolca dinlerim ama bir fikrim yok. Yine de aklıma bu geldi, sanki io io iu iu diyor şarkıda:



“angry birds”
-Bugün Kris’in Angry Birds’e benzediğine karar verdim asdsadasd

“rianın şarkısı”
-Arkadaş ne arıyormuş bilmiyorum ama bizim Ria şarkı söylemeye başladığında mümkün olduğu kadar uzağa gidiyorum. :D

ingizce de"nedemek lafı olmaz" İngilizce”
-Biz varya resmen İngilizceyi asimile ediyoruz. “You don’t say”i “sallama” diye çeviren bir nesiliz :D Dahası İngilizce de değil “İNGİZCE”

“çok saçmalıyorum”
-Bunu bir hakaret olarak algılayabilirim ama yapmayacağım çünkü bazen gerçekten çok saçmalayabiliyorum. :D

“o kadar bayağı ki her şey”
-Haklısın kardeşim, özellikle insanlar gerçekten öyleler.

“pasif oğlan”
-Aklıma kötü kötü şeyler geliyor benim, uke-seme meselesi ama muhtemelen onu demek istemiyordur o yüzden susuyorum. :D

“100 yaşındaki insan”
-Buyurun beni mi aramıştınız?

“ümitsiz aşkın temsilcisi çiçek”
-Allah’ım ben bloga ne yazdım da bu aramalar bana geliyor?
               
“ben yorgun bir kızım”
-Ben de ama yapacak bir şey yok.

“fikrimin ince gülü çöldeki kız keman”
-Hepsini bir arada mı istiyorsun? Biraz zor.

“elveda deme bana gitar notaları”
-Elveda deme ona gitar notaları…

“özlüyorum seni”
-Ben de seni ben de seni…

“ben insanları tanıyamıyorum”
-Mümkünse hiç tanıma zaten.

“kötü rüya görünce okunacak dua”
-Kötü rüya görmek istemiyorsan yatmadan önce okuyacaksın duanı yavrum.

JAPONYA’YLA İLGİLİ OLANLAR

“kenichi matsuyama severler”
-Derneği? Topluluğu? O değil de bir kez izleyin Matsuyama’yı sevmemek mümkün değildir bence. O tipi… Tabi zamanla benim gibi dışlama ihtimaliniz da var ama yine de severim keratayı. :D

“japonyanın sesi”
-Japonya’nın sesi derken pardon? Aklıma nedense Kore’deki “Ulusun kız kardeşi” “Ulusun kız grubu” gibi tabirler geldi. Eğer müzik piyasası bağlamında soruyorsan sevgili arkadaşım, maalesef ve maalesef AKB48’in en popular grup olduğunu kabul etmek gerekir. 1 milyon satıyorlar. Son zamanlarda erkek gruplarından en çok Arashi satıyor sanırsam.

“japon kızın filimi”
-Yorumsuz.

“acı gerçek filminde çalan tegmiyouway”
-“Şarkı isminin Japonca olduğunu düşündüm ama film İntgiltere yapımı. O yüzden ben OST listesini buraya bırakıyorum umarım aradığını bulursun arkadaşım. 

HAKKINDA YORUM YAPMAK İSTEMEDİĞİM ARATMALAR

“2014 kadaryasayan hala canavarlar”
“bazen bir virüsün enacımasız yanı di”
“oynak btsmu 2 öpückyaram”
“heeeyyy hooo şarkısı beyaz showda çalan”
“Dibayinfikimi”
“o kız banagelse bi kalbime girse rapi”
“aglayan can”
“size asılabilirmiyim film replikleri”


AZ KALSIN BLOG YAZMAKTAN VAZGEÇMEME NEDEN OLANA ARATMA:


“ \\\|/// ( o o ) -ooo-(_)-ooo- p¡sst baksana b¡¡ benden duymus olma ama bu msji gönderen sen¡ cok sev¡yo..! walla bak :-) <3”

Pazar, Nisan 13, 2014

Mart'ta Okuduklarım


Mart ayı kitap konusunda oldukça dolu geçti. 21 kitap okudum, 22. Kitabımın son 50 sayfasını Nisan’da okuduğum için onu Nisan yazıma alacağım. Ayrıca bu ay Türk yazarları okuma konusunda iyi bir performans gösterdiğimi düşünüyorum. :3

Yabancı Yazarlar:

SINIRIN GÜNEYİNDE, GÜNEŞİN BATISINDA

Açılışı Haruki Murakami’yla yapmış bulunuyoruz böylece. Geçtiğimiz Temmuz Metüriç’e almıştım ama ancak okudu. Kitap okumayı sevmeyen biri olarak kısa sürede bitirince ve oldukça heyecanlı tepkiler verince ben de okudum. Ama beğenmese bile yine okurdum gibime geliyor, Murakami sonuçta. İsmini ezberleyene kadar canımızın çıktığını da söylemeliyim. Ama sona yaklaştığımızda gerçekten çok iyi bir seçim olduğunu düşündüm. 

Hikayeyi otuzlu yaşlarda oldukça iyi bir hayata sahipmiş gibi görünen Hacime’den dinliyoruz. Aklını kurcalayan bir soru vardır; Şimamoto. Hacime başka bir yere taşındığında yalnız 12 yaşında olmalarına rağmen birbirleri üzerinde büyük izler bırakmışlardır ve yetişkin oldukları dönemde karşılaştıklarında hala etkisi sürmektedir.

İnanılmaz sıradan bir senaryo olmasına rağmen Metüriç’e dediğim gibi “Önemli olan sonunda ne olacağını bilip bilmemek değil, okuma arzusu yaratan o sonun nasıl geleceğine duyulan merak...” Ve Murakami o kadar güzel işlemişti ki okurken mest oldum. Bilmiyorum belki son zamanlarda benim de aklımı kurcalayan sorulardan birini konu ettiği için anlamak istediğimi anladım ya da anlatılandan daha fazlasını kendi kafamda kurdum, bilemiyorum. Ama çok fazla gerçek bir şeyden bahsediyordu. Neredeyse mükemmel bir hayat sürmesine rağmen mutsuz olan ve sık sık derin düşüncelere dalan bir adam… Her şeyi geride bırakıp yepyeni bir hayat başlama arzusuyla alıştığı yaşamdan kopma korkusu arasında kalmış bir adam…

Murakami’nin okuduğum ikinci kitabıydı. Bu adama karşı her zaman saygı duymuş olmama rağmen okuduğum ilk kitabı (İmkansızın Şarkısı) biraz hayal kırıklığı yaşattığı için… Aslında şöyle, her zamanki gibi işleyişi mükemmeldi ama tahammül edemeyeceğim kadar aşk vardı ve karakterlerle anlaşamadım. Bu kitapta da aşk vardı tabi ama sadece bu kadar değildi, dahası vardı o yüzden ben de daha çok sevdim. “Koşmasaydım Yazamazdım” da kitaplığımdan bana bakıyor ve Nisan ayı için sırada bekliyor. :’)

ATEŞİ KIVILCIMKEN SÖNDÜRMELİ

Tolstoy hikâyeleri okumanın en kötü tarafı düzenli şekilde bölünmemiş olmaları bu yüzden hangisini okudum hangisini okumadım bilemiyorum. Başlıklara da hiç dikkat etmeyen biri olarak hatırlamam mümkün olmuyor. O yüzden elime geçince alıp okuyorum. Tolstoy’u övecek değilim elbette ama son iki hikâyeyi çok sevdim. Özellikle şu şarkıcılı olanı, çok iyiydi ya…

DENEMELER

En son orta 2’de okuduğum kitabı ikinci kez okudum. O zaman Montaigne’in içine ben kaçmışım gibi hissediyordum. Her denemesi ayrı etkileyici geliyordu ama bu yaşıma gelip de yeniden okuyunca “Hah… Bunlar deneme oluyor da benimkiler nasıl olmaz?!” deyip durdum. Kendimi Montaigne’den üstün gördüğüm falan yok ama haksızlık olduğunu düşündüm. Bundan 500 yıl önce yaşamadıysak suçumuz ne? Bilemiyorum, o zamanki aklımda fazla abartmış olmalıyım. Ama her insan bir kere okumalı ve sonra da yazmaya başlamalı diye düşünüyorum.

KİBARLIK BUDALASI & SEVDA DOKTORU

Ah Moliere, neden Cimri’nin daha ünlü olduğunu anlayabiliyorum. Tam da mizah anlayışlarımız oldukça benzer olduğunu düşünürken… Belki yüzyıl farkından kaynaklanıyordur diyeceğim ama Cimri’de gülmüştüm ben. Neyse, bu seferlik seni affediyorum Moliere’ciğim. ^^ 

DRİNA KÖPRÜSÜ

İvo Andriç’in Nobel Ödüllü kitabı. Kütüphanede elime geçtiğinde büyük bir heyecan duydum. Gerçi ben her kitapların bulunduğu her mekana girişimde sapıtıyorum ama demek istediğim o değil. Bir önce alıp okumak için büyük bir istekten bahsediyorum.

Kitap Drina nehrinin üzerindeki köprüyü orijin alarak aslında dönemleri mükemmel bir şekilde anlatmış. Köprünün çevresindeki Vişegrad’ın neredeyse 350 yılını anlatır. Yapılışından kendi yaşadığı döneme kadar diyebiliriz.

İnanılmaz derecede objektif bir üslup kullanmasına rağmen okuyucu duygunun içinde kayboluyor. Çok fazla bir şey söylemeyi düşünmüyorum ayrıntıları şurada bulabilirsiniz. Benim tek diyeceğim çok ama çok iyi bir roman olduğu. Martta okuduğum en iyi kitap olduğunu söyleyebilirim şüphesiz.


Bu da köprünün bugünkü hali:





Türk Yazarlar:

MABETSİZ ŞEHİR

Osman Yüksel Serdengeçti’nin korkusuzca hiçbir şeyden hiç kimseden lafını esirgemediği bir kitap. Serdengeçti’nin genel üslubu bu zaten, hiçbir şeyi dallandırmadan dolaylandırmadan dosdoğru ne diyecekse söylemesi. Coşkulu da bir üslubu olunca gümbür gümbür yazılar… Bununla birlikte siyasi içerikli şeylerden hoşlanmıyorsanız kesinlikle okumayın derim çünkü her sayfası bununla dolu.

BU MİLLET NEDEN AĞLAR?

Yine Osman Yüksel Serdengeçti’den bir kitap. B’yle kütüphanede bulduğumuzda sevinçten öldük diyebilirim. Serdengeçti’nin bütün düşüncelerini onayladığımdan değil, üslubuna bayıldığımdan ve o dönemin olaylarını o dönemde yazmış olmasından dolayı çekici. Yine de Mabetsiz Şehir’in daha güzel olduğunu söylememe izin verin. Bununla birlikte “Bir Nesli Nasıl Mahvettiler?” kitabını arıyoruz şu aralarda. Bulursak bizim için pek hoş olacak.^^

MERVİN Beni Ararsan Bulursun

Ömer Sevinçgül’ün pek çok kitabını okudum ama bunların içinde hiç roman yoktu. Hikaye yazmadaki başarısını biliyordum bu yüzden merakım büyüktü.

Kitap 2.Dünya savaşında Alman ordusunda yer alan bir çocuğu anlatıyor. Öncelikle herkesin okuyabileceği bir roman olduğunu belirtmeliyim. Sıkılır mıyım diye endişelenmeye lüzum yok. Biraz da bu yüzden daha erken bir yaşta okumam gerektiğini düşündüm. Başlarda vasat gidiyordu, sonradan gayet güzel bir kitap oldu. Ama finaldeki olayların hızlı geçtiğini düşünüyordum, daha uzun sürseydi sanırım daha güzel olurdu. Genel olarak bakarsak ben beğendim, tavsiye edebileceğim bir kitap. Hele tarihe biraz ilgi duyanlar için çok hoş olacak…

DOĞU-BATI DİVANINDA CENNET BAHSİ

İlk kez yaklaşık 3 yıl önce okumuştum, bir kez daha okumanın zararı olmayacağını düşündüm.
Dr. Bayram Yılmaz Goethe’nin Doğu-Batı divanında bulunan cennet konulu şiirlerden bir derleme yapmış ve ayrıntılı bir şekilde açıklamış. Çok iyi bir kitaptı tabi ki. Goethe’nin neden favori klasik yazarım olduğu bir kere daha görüldü. :P Dahası ilginç bir hikayem oldu kitapla ilgili.

Ben bu kitabı anneannemde bulup okudum, bu yüzden de dedemin olduğunu düşündüm. O yüzden kitabı gidip kütüphaneden aldım. Okuduktan sonra hakkında babamla konuşurken “İmzası olması lazım üzerinde.” Dedi, ben de saf saf baktım babama. Meğer zamanında aynı üniversitede çalışırken birinci elden yazarından almış kitabı babam. O bulduğum da bizim kitabımızmış. Üstelik tarihe bakınca güldüm, o zaman daha doğmamışım bile!

ŞEHİR MEKTUPLARI

Ne çektim be diyorum öncelikle. İlk aldığım kitabın neredeyse her kelimesi yeşil keçeli kalemle çizilmiş buldum. Kafayı yiyecek gibiydim. Hiçbir şekilde kitapların çizilmesinden hoşlanmayan ben ağlayabilirdim herhalde. Sonra gidip temiz bir tanesini bulunca huzura erdim.

Ahmet Rasim’i çok sevdiğimi belirtmeliyim, okurken inanılmaz zevk alıyorum. Tanpınar’ın da hakkında söylediklerini okuyunca inanılmaz merakım kabarmıştı. Tanışmayı çok isterdim. Mizah anlayışım Moliere’le 1 uyuyorsa Ahmet Rasim’le 100 uyuyor. Okurken o kadar çok güldüm, arkadaşlarım çıkıştılar. Ama bu demek değildir ki her okuyanın hoşuna gider. Sadece kendi adıma konuşabilirim. Yine de Ahmet Rasim’i fangörllük yapabilecek kadar çok seviyorum. :3

MEŞHUR ŞAİRLERDEN MEŞHUR ŞİİRLER

Bu kitap yüzünden 3-4 gün şiirler yatıp şiirle kalktık. B oradan buradan bir şiir okuyor efkarlanıyor sonra kitabı önüme koyup “oku” diyor. Bir de benden dinledikten sonra ancak içine siniyor, başkasına geçiyor. Bu sırada da şiir sevmeyen NSA bizim mağdurumuz olmuş durumda tabi. Şiir sevdirmeye çalışıyorum, o da sevmeye çalışıyor falan. (Şuan Yahya Kemal’i seviyor neyse ki…) Öyle ilginç bir dönem oldu, herkes de şöyle bir eline alıp karıştırdı. Hatta annem kitaba aşık oldu asdsadasd

BOSTAN & GÜLİSTAN

İki ayrı kitap ama bence ikisinden birlikte bahsedilebilir. Şüphesiz Şark Klasiklerinin en önemli kitaplarını yazmış Sadi Şirazi. Günümüz Türkçe’sine çevrilirken edebi ağırlığına biraz kaybetmiş olsa da o farklı havayı hemen hissediyorsunuz. En çok ilgimi çeken şeylerden biri kendinden 3.tekil şahıs olarak bahsetmesi oldu.

Sadi’nin üslubunu en güzel anlatan ifade “Sehl-i Mümteni”  Kolay, basit görünür ama taklit edilemez. Gerçekten de son zamanlarda okuduğum kitapları çok farklı yönlerinden inceliyorum. Şimdiye kadar hiç “Bu ne yapmış ya?” diye düşündüğüm olmadı. Hepsi için “Bu tarz da yazabilirim.” Diye düşündüm ama Sadi’nin ne tarzı kullandığına dair bile bir fikrim yok.

Beydaba’nın Kelile ve Dimne’sini okumayan yoktur, Hint edebiyatının yapıtaşlarından biri. Aynı şekilde Sadi Şirazi de İran Edebiyatı’nın en büyük şairlerinden biri olarak bu iki kitabı yazmış. Pek çok öğütün hikâyelerle misalden mesele dönüştüğü kitaplar. Bostan’ı çok çok çok önce okumuştum ama aklımda hiçbir şey kalmamış, biraz da o yüzden olsa gerek ilk okuyuşum gibi oldu. Zaman zaman sıkıldım çünkü hikâyeleri başka kitaplarda yer aldığı için çoğunu önceden okumuş olduğumu gördüm. (Ortaokula geçmeden önce ya tarihi roman okurdum ya da bu öykü kitapları, o yüzden okumadığım öykü kalmadı gibi oldu.)

İMKANSIZ ÖYKÜLER

İdolümmmmmm!!!
Şu kitabı okuduktan sonra Rasim Özdenören’i idolüm ilan ettim. İstanbul Üniversitesi’nin Huku fakültesinden ve Gazetecilik Enstitüsünden mezun olan arkadaşımız (adam 74 yaşında) Sezai Karakoç’un da yakın arkadaşıymış. :O

Adını daha önce duymuş ama önyargıma mağlup olup okumaya tenezzül etmemiştim. Fuarda bütün kitaplarını karıştırıp da hiçbirini almayınca sanırsam standın önündeki abiden tırstım. Kitabı alma nedenim bu olmadı tabi, kapağın üzerinde Escher’dı!!! Kendisi kelimenin tam anlamıyla “hastası” olduğum bir ressamdır. Şuan “O kim?” diye düşünenlerin bile en az 2-3 resmini gördüğünden eminim. Bir çizimde neyin nereye girip nereye çıktığını anlayamıyorsanız bilin ki çizeri Escher’dır. Biraz abartmış olabilirim tabi. :P Yine de bir matematikçinin kafası çizimde nasıl işler sorusunun cevabıdır. Ama bu bir Escher’ın tanıtım yazısı değil. Resmin orijinali bırakıp konuya dönüyorum.



Özdenören öncelikle doğu ve batı ayırmadan çok çok çok fazla okumuş. Sık sık Rilke’den “ustam” olarak bahsetmesi çok ilgimi çekiyor mesela. Neyse, Amerika’da da iki yıl bulunmuş biri olduğunu düşünürsek onun evinde oturan bir yazar olmadığını anlıyoruz. En büyük arzum kendisiyle tanışmak, mümkünse hayattayken. Çünkü bu kitabı okuduğumda hikayelerinin inanılmaz iyi olduğunu gördüm ve birçoğunun da 80’li yıllarda yazıldığını düşünürsek zamanının çok çok ilerisinde olduğu anlaşılıyor. Yeni yeni edebiyatımızda görmeye başladığımız tarzda bir üslubu daha o zamanlar ustaca kullanmış.

Diğer kitaplarını okumadım ama bildiğim bir şey var ki bu adamı eleştirmek istiyorsanız önce ondan daha iyi yazdığınızı ispatlamak zorundasınız.

KENDİ GÖK KUBBEMİZ

Ya da “Yahya Kemal’in en güzel şiirleri” diyebiliriz. Bir dahaki okuyacağım Yahya Kemal kitabı muhtemelen “Eğil Dağlar” olacak. Onun hakkında yazmak daha kolay olacaktır. Ama burada Yahya Kemal diyoruz şiir diyoruz… Söylenecek pek de bir şey yok.

“Üç bölüme ayrılmış olan kitabın "Kendi Gök Kubbemiz" bölümünde Türk tarihi ve kültürüyle ilgili şiirler, "Yol Düşüncesi" bölümünde rintlik, ölüm ihtiyarlık konularındaki şiirler, "Vuslat" bölümünde aşk şiirleri toplanmıştır.” –Vikipedi

Hicran gün ortasında neden böyle seslenir,
Birden hatırlatır unutan kalbe sevgiyi?
Keskin bir özleyişle hayal ettiren nedir.
Bir devre varsa insanın ömründe en iyi?

CEHENNEM ÇİÇEĞİ

Oğullar ve Rencide Ruhlar’dan bahsetmeden önce bu kitaptan bahsetmem olmazdı aslında ama yapacak bir şey yok. Alper Canıgüz tam 9 yıl sonra Alper Kamu’nun ikinci hikayesini yazmış. Ve Alper Kamu hala 5 yaşında. Bir önceki kitapta Alper’in sloganı "Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.” iken bu sefer "Bilirsiniz, insanlar doğar, ölür ve sonra büyür." Diyor. Dedektifin 5 yaşında olduğu bir polisiye romanı bile denebilir.

İtiraf etmek gerekirse ilk kitabın sonunda bazı düşünceleri yüzünden Alpar Canıgüz’e sinir olmuştum. Sonra birkaç programda kendisini dinleyince pek bir ısındım. Cehennem Çiçeği’nin okuduktan sonraysa sinirim tamamen geçmişti. Kitabı bir günde okudum zaten. Akıcılığından şüpheniz olmasın, biraz da çerezlik niyetine okumuştum, onu söylemeliyim, ağır bir kitap değil. Ayrıca Alper Canıgüz’ün diğer kitaplarını da okumaya karar vermemi sağladı. ^^

KELEBEĞİN RÜYASI

Eğitim Bir-Sen’in öğretmenler arasında yaptığı yarışmada dereceye giren hikâyelerin yer aldığı bir kitap. 2005, 2006, 2007 ve 2008 senelerindeki hikâyeler var. Yalnız jürilerle pek aynı fikirde olamadığımızı gördüm, ben hep ikinci üçüncü olan ya da mansiyon alan hikâyeleri sevdim. Özellikle 2008’in mansiyon alan bütün hikâyeleri çok iyiydi, fazla iyi. Okurken duygulandığım zamanlar oldu, insanın öğretmen olası geliyor. Bir de jürilerle uyuşmadığımı görünce şu hikaye yarışmasındaki ümidim yok olmaya daha da yaklaştı. Mansiyon yeterliydi aslında asdasdasd

BİZE GÖRE

Ahmet Haşim’in ufacık hacme sahip, İkdam dergisinde yazdığı denemelerin derlemesi olan kitabı. Böylesine meşhur bir şairin deneme kitabını okumak tuhaf gelmesin, Haşim çok ilginç düşüncelere sahip bir adam. Çok değişik yani, anlamakta güçlük çekiyorum. Öyle ortaya karışık bir insan ki… Yine de kendini ifade ederken alışılmışın dışında bir üslup kullanıyor ve sanırım onda hoşuma giden şey de tam olarak bu.

***

Kendi yaptığımız okuma şöleni içinde bu ay okuduklarım:

Daha önce okumadığım bir klasik yazarı: Çiçero – İHTİYARLIK

Yaşlılığımda çok şikayetçi değildim –bel ağrılarım dışında- ama bu kitabı okuduktan sonra insan ortalıkta dolanıp “Ben yaşlıyım, hahah, ben yaşlıyım ama siz gençsiniz zavallılar!” diyebilir. Yaşlı olduğu için kederlenen herkese okutmak lazım. :3

Daha önce okumadığım bir kadın yazar: Camille Noe Pagan - GÜLÜMSE ANILARA

Şu aralar ölesiye popüler olan püsküllü seriden bir kitap okumaya karar vermiştim. Madem o kadar eleştiriyorum ve eleştirmeye devam edeceğim, bunu okumadan yapmış olmak istemedim. Tabi o berbat kalitedeki kapaklılardan birini okumaya dayanamazdım, o yüzden ben de bunu seçtim. Bununki çok mu harika diye soracak olursanız hiç de değil ama diğerlerinin yanında daha iyi olduğu kesin. Ha bir de kitabın orijinal ismi Art of Forgetting, bunu “Gülümse Anılara” diye çevirmek de yetenek işi şimdi.

Tabi ki bu kitaba para vermedim, arkadaşımdan alıp okudum. Peki ne düşünüyorum? Açıkçası “vasat bir roman” demek yeterli olur. Okuduğum için intihar etme isteği duymadım ama kesinlikle gereksiz olduğunu düşünüyorum. Bir de rumuz kullanıp böyle bir kitap yazarak köşeyi dönmeyi. Şuanda ben kimim ki milleti yargılıyorum diye düşünüyorum. Çok daha iyi yazarlar var, biraz onlara üzülüyorum sanırım. Bir de boşuna mı uğraşıyorum diye düşünüyorum. Ama ben kimim ki zaten?...

Bir Türk Klasiği: Ahmet Hamdi Tanpınar - SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ

AhmeeEEeeet Hamdiiİİİii TANPINAR, Ahmet Hamdi Tanpınar! AhmeeEEeeet Hamdiiİİİii TANPINAR, Ahmet Hamdi Tanpınar!

Fangörllük görevimi yerine getirdikten sonra… Bu adam bir tane ya, bu üslup, bu tarz, bu anlayış bir tane… Gerçi şimdi ona özenen çok yazar var ama yine de bir tanedir Tanpınar. Bir şey söylemenin hiç lüzumu yok, bu kitap okunacak, okunmalı. Kitap okumayı seven her Türk Tanpınar okumadan ölmemeli. Bu benim görüşüm tabi çok iyiydi ya… Gerçi Beş Şehir’e çok bağlanmadım ama roman söz konusu olunca bir numaradır Tanpınar. Bu kadar övgü yeter, Hayri İrdal’a saygılaaaaar…



Biliyorum çok uzun oldu ama bu sefer benim gevezeliğim yüzünden değildi, gerçekten! :'')

Görüşmek üzere!!!

Cumartesi, Nisan 12, 2014

Random Play Mimi


Merhabalar öncelikle, son zamanlarda pek selam vermediğimi fark ettim de.
İki blogda görüp çok tatlıca bulduğum bir mim vardı, Keyaki ve Kiriya beni onunla mimlemiş. Bol müzikli ve bol keyifli bir mim. Teşekkürlerimi sunar ve kuralları belirtirim. *.*

KURALLAR :
1.Müzik listenizi - her nerede olursa olsun- açın ve karışık çal moduna alın.
2. Her soru için play'e basarak bir sonraki şarkıya geçin
3. Her ne kadar komikli ya da uyumsuz olursa olsun, çıkan şarkı ismini sorunun cevabı olarak yazmanız gerekiyor!
4. Dilediğiniz kadar arkadaşınızı mimleyin
5. Mim'lenmiş isimler mutlaka yapsın
6. Tadını çıkarın!


Burada araya girmek istiyorum. Benim zaten sık sık random dinlediğim olur lakin çok fazla sanatçı dinlediğim için bazen bazılarını unutuyorum diye sık sık mp3’ümün içindeki şarkıları güncelliyorum. Bazı değişmez klasörler dışında (Radiohead, AC/DC, Muse, Rolling Stones, TVXQ, FT Island) diğerleri sık sık değişiyor o yüzden ne kadar doğru yansıtır bilemiyorum. Bunun İngilizcesi, Fransızcası, Korecesi, Japoncası, Çincesi bilmem necesi var. Demek istediğim biraz tuhaf olacak, kendinizi hazırlayın! :D

Birisi “iyi misin” diye sorarsa cevabın…
James Blunt – All The Lost Souls
(Kayıp ruhlar ne kadar iyiyse o kadar iyiyim demek oluyor bu.)



Kendini nasıl tanımlarsın?
Muse – Crying Shame
(Kahkaha attım resmen :D Ama aşk olsun Muse ben büyük bir utanç mıyım senin için? Beni böyle mi görüyorsun? )



Bir erkekte/kadında hoşlandığın şey nedir?
Antonio Vivaldi – Violin concerto in G Minör
(Keman çalması hoşuma giderdi diyelim. Sadece klasik müzik dinlemesi bile yeterli olur aslında.)



Bugün nasıl hissediyorsun?
TVXQ – Beside
(Buna bir anlam yükleyemedim ama TVXQ varsa iyi hissediyorum demektir. :’) Tense albümündeki en sevdiğim şarkılardan biri bu ayrıca.)



Yaşam amacın nedir?
FT Island – Flower Rock
(Buna da bir anlam yükleyemedim. Şimdi yaşam amacımın kaya gibi sert görünen ama aslında çiçek gibi hassas biri olmak olduğunu söylesem taşlar mısınız? :D )



Motton nedir?
Zaz – Les Passants
(Budur!!! Les Passants Fransızca’da “gelip geçenler” demek. Mottom da tam olarak bu. Her şey geçicidir öyleyse hiçbir şey için üzülmeye de fazla sevinmeye de gerek yok.)



Arkadaşların senin hakkında ne düşünür?
Two Door Cinema Club - Undercover Martyn
(Aslına bakarsanız yakın arkadaşlarımın tamamı benim bir kapalı kutu olduğumu düşünüyorlar. Yani Undercover Paul da olabilirmiş. ^^)



Ailen senin hakkında ne düşünüyor?
Rolling Stones – Paint it Black
(Onlara renk kattığımı? Biz zaten küçücük bir aileyiz. Ben de evde olmayınca kimse konuşmuyor sanırsam. Küçük çocuk olduğumu da düşünürsek belki…)



En çok düşündüğün şey nedir?
Hay! Say! Jump! – Dreams Come True
(Oha diyorum resmen!!! Şöyle bir şey var ki bu şarkıyı daha önce dinlememiştim ama kesinlikle en çok düşündüğüm şeylerin başında gelecekte istediğim şeyleri yapıp yapamayacağım sorusu geliyor. Jump’ın müziği çok bana hitap etmiyor ama bu şarkıyı sevdim. *alkış*)



2+2 ?
Deep Purple – Perpendicular Waltz
(Bu şarkıyı, soru olarak ne gelirse gelsin bir şeyle bağdaştırmam imkansızdı zaten. )



En iyi arkadaşın hakkında ne düşünüyorsun?
Seungri (Bigbang) – Strong Baby
(Gerçekten öyle, gerçekten güçlü biri olduğunu düşünüyorum. Çok şüpheci biriyim, özellikle insanlar konusunda ama yanında durmak bile güven hissini uyandırıyor, gücü hissedebiliyorsunuz. Biraz daha devam edersem sevgi pıtırcığı falan olurum maazallah susuyorum.)



Hayat hikayen nedir?
Jaejoong – One Kiss
(Atın beni denizlere… Hayat hikayem bu mu yani? Yapmayın ya… Neyse, oldukça güzel bir şarkı olduğu için sessiz kalacağım. Ama yine de… Hayır hayır bu olmamalıydı.)



Büyüyünce ne olmak istiyorsun?
Velvet Underground – Prominent Men
(İlginç. Her zaman önemli biri olmak istemediğimi söylememe rağmen en sevdiğim gruplardan biri önemli bir adam olmak istediğim iddia ediyor. Göreceğiz!)



Hoşlandığın insanı görünce ne düşünürsün?
Kat-tun – Make or Break
(En sevdiğim Kattun şarkısı olmadığı kesin ama bu mantığı sevdim; bat ya da çık. Muhtemelen ya hep ya hiç mantığı uygulardım. Sonucu merak ettim. :D)



Düğününde hangi şarkıyla dans edeceksin?
Nirvana – Heart  Shaped Box
(Bu şarkıyla dans edebiliyorsam ciddi anlamda yetenekli demektir. Dahası daha çok ölürken falan dinlemek için uygun bir şarkı, bütün misafirleri kaçırtırım. Ama bayılıyorum bu şarkıya, fena fikir de değil hani.)



Cenazende ne çalacak?
Hey!Say!Jump! – Hurry Up
(“Çabuk ol, yaşarken uğraştırdın bir de cenazeyle uğraştırıyorsun.” Demek oluyor bu. İnsanlar beni bir an önce gömüp işlerine dönmek için acele edecek sanırım.)

Hobin/ilgi alanın nedir?
Arctic Monkeys – My Propeller
(Evet pervanelere bayılıyorum ben, boş zamanlarımda pervane yapıyorum hatta. En büyük hayalim de kendime pervane takıp uçmak.)



En büyük korkun nedir?
My Chemical Romance – Teenagers
(Valla öyle çocuklardan da gençlerden de hazzetmiyorum ben ya, korktuğum çocuklar da var yani. Hatta ne zaman çocukların olduğu bir yerde kuyruğa girsem çok fena eziyorlar beni. Kazık kadarım halbuki :D)



En büyük sırrın nedir?
EXO – First Snow (Chinese Version)
(Sır falan yok ortada karı da çok seviyorum Çinceyi de bu şarkıyı da.)



Şu anda ne istiyorsun?
One Ok Rock – Crazy Botch
(Elimde olan bir şeyi niye isteyeyim ki?)



Arkadaşların hakkında ne düşünüyorsun?
Arctic Monkeys – Old Yellow Bricks
(Vay diyorum yeniden ama bu sefer anlamlı olduğu için değil. Dün Ria ve NSA ile bu şarkı hakkında konuştuk, olması gerekenden çok daha fazla konuştuk ve bu sohbet durup dururken Ria’nın şarkıyı mırıldanmasıyla başladı. Bununla birlikte arkadaşlarımın eski sarı tuğlalar olduklarını düşünmüyorum tabi ki.)



Bunu ne olarak yayınlayacaksın? (Sorudan emin değilim. :D)
The Libertines – Boys In The Band
(Bu sefer cidden yorum yapan yerlerim ölmüş bulunmakta.)



Yaparken çok eğlendim. Umarım yaparlar diyerek Shirushi, Filozof, Nym, ve Tawannana’yı mimlemek istiyorum. Bayağı beklentiye girdim bakın. :’) Gitmeden önce bir de benden olsun, Radiohead diğerlerinin arasında kaybolmuş gibi hissediyorum. :')