Pazar, Aralık 27, 2015

on iki



ne diyebilirim ki?
koskoca on iki yıl. küçücük çocuklar koca adamlar oldular. ben de onlarla büyüdüm. on iki yıl. beş üyeyle geçen beş yılın ardından ayrılan yollar. boşluk. küllerden doğuş. gidenlerin de kalanların da rüştünü ispat edişi. yeniden rekorlar.
ve askerlik.

***


son zamanlarda k-pop'la neredeyse hiç ilgilenmiyorum. bizimkilerden junsu dışında hepsi askerde. h.o.t'den ses yok, shinhwa ve g.o.d ise bireysel takılıyor. bunlar dışındaki gruplara/sanatçılara dair güzel işler olmasına karşın, merak ettiğim bir şey yok.


birer birer hepsini askere gönderdik. jaejoong, yunho, yoochun, changmin... kas yaptılar, zayıfladılar ve şimdi bakıyorum da jaejoong gideli dokuz ay geçmiş bile. o ve yunho dönene kadar da bu piyasaya geri dönmeyi çok düşünmüyorum. (h.o.t dönüşü dışında, olursa orada yıkarım ortalığı.) çünkü benim için bu akım onlarla başladı, indie grupları falan dinlemeye devam edeceğim kesin ama k-pop dbsk'dan bağımsız düşünülemez benim için. düşünebilen yeni nesillerle uyum sağlayamıyorum. yoruldum. ben sadece askere giden oğluşlarını bekleyen bir fanım. neyse ki elimizde bu süre boyunca idare edebileceğimiz yüzlerce şarkı var. on iki yılın hediyesi.



ama siz yine de bir an önce dönün çocuklar!



Salı, Aralık 22, 2015

kazuo ishiguro - gömülü dev




Bu kitabı Ankara'dan dönerken, okuyacak kitabım kalmadığı için havaalanından almıştım. Daha önce "Beni Asla Bırakma" isimli kitabını okumuştum, tarzına aşinaydım. Aslında çok aşırı beğendiğim bir yazar değil ama kurgu konusundaki hayal gücüne ve sınır çizmeden yazabilmesine hayranım. Canımı sıkan şey, bir Japon olmasına rağmen daha çok İngiliz gibi düşünüyor ve yazıyor olması. Bu kitap da zaten 6.yüzyıl İngiltere'sinde geçiyor. Gerçi kendisi kesinlikle bir sayı vermiyor ama Kral Arthur'dan bahsedildiği için (artık olmayan Arthur'dan) ben öyle tahmin ediyorum. Aslında sadece zamanı muallakta bırakmamış yazar. Her şey sisin arkasına saklanmış, mekan da oldukça müphem.

Yazar bu kitabını yazarken Masaki Kobayashi'nin filmlerinden ve western sinemasından etkilenmiş. İlk başta "ne nasıl ne alaka" desem de üzerinde düşününce ayrıntılardaki ortak noktaları buldum. Kitabın konusuna gelince... Roman Axl ve Beatrice isimli iki yaşlı çiftin bir şeyler hatırlamasıyla başlıyor denebilir. Hatırlamak önemli çünkü çiftin "sis" adını verdikleri bir şey yüzünden bütün insanlarda neredeyse her şeyi hızla unutmak gibi bir hal baş gösteriyor. Spoiler vermek istemiyorum çünkü roman boyunca insanı çıldırtan bir meraka düşürmese de en azından okuyucunun iletişimini koparmaması açısından önemli soru işaretleri var.

Dev, ejderha, cadı gibi fantastik unsurlar bulunsa da kesinlikle fantastik bir roman olmadığını duyumsuyorsunuz okurken. Zaten kitabın dayandığı fikir fazlasıyla gerçek dünyaya ait. Guardian'a verdiği röportajda, ikinci dünya savaşı sonrası bazı ülkelerde yaşanan gerçeklerle yüzleşememe sorununun sonucu olarak toplumun unutmayı seçmesine benzer bir durumu ortaya koymuş ama politik bir hava oluşup ana fikri gölgelemesin diye de direk bu ülkeleri kullanmamış.

Arthur'un şövalyelerinden olan Sir Gawain, Sakson savaşçı Wistan ve halkın lanetli gözüyle baktığı bir çocuk olan Edwin da diğer önemli karakterlerimiz. Bu karakterler arasında sürekli bir Sakson-Briton muhabbetinin geçtiğini görüyoruz. Az buçuk bilgi sahibi olmak yetmedi bana, bu konuda biraz araştırma yaptım ama Britanya tarihi çok karmaşık cidden. Bu konuda güzel bir kitap tavsiye edebilirseniz çok memnun olurum.

Ishiguro şuan altmış yaşında, eğer bir yirmi yıl daha hayatta kalırsa nobeli alabileceğini düşünüyorum. "Beni Asla Bırakma"dan çok daha iyi bir kitap çünkü.

"Güçlü ve garip bir duyguyla mücadele halindeydi, kendisini neredeyse rüyalara gark eden, ama etrafında bütün konuşulanları net olarak işitmesini engellemeyen bir duygu. Kış mevsimi ırmakta bir kayıkta ayakta durarak yoğun sise bakan, sisin her an dağılabileceğini, ilerideki toprakların canlı görüntülerinin ortaya çıkacağını bilen biri gibi hissetmişti kendini. Ve korkuya kapılmıştı, ama anı zamanda bir merak da –veya daha güçlü ve karanlık bir şey de– hissetmiş ve kendi kendine, ısrarla “'Her ne ise, göreyim onu, göreyim' demişti."

"Bazılarınızın, size yapılan kötülüğü yaşayanlar hatırlasın diye dikilmiş güzel anıtlarınız olacak. Bazılarınızınsa, sadece kaba tahta haçları ya da boyalı taşları; bazılarınız da tarihin karanlığına gömülü kalmaya mahkûm olacaksınız. Her hâlükârda kadim bir kafilenin parçasısınız."

“Kayıkçı, sizinle dürüstçe konuştum, umarım hakkımızda daha önce verdiğiniz hükümden şüpheye düşmezsiniz. Tahmin ederim ki bazıları bu sözlerimi duyduklarında sevgimizin kusurlu ve kırık olduğunu düşünecektir. Ama Tanrı yaşlı bir karı-kocanın birbirlerine sevgisinin ağır aksak yürüyüşünü bilip kara gölgelerin de o bütünün bir parçası olduğunu anlayacaktır.”

Cumartesi, Aralık 19, 2015

what katie did?


Katie Melua kimdir? Bunun cevabını çok uzun süredir bildiğimi söyleyemem, bir yıl bile olmamıştır. Blues ile jazz arasında gidip gelen, benim için sevilesi bir müziğe sahip bir hatun kendisi. Bayağı da popüler aslını sorarsanız. Gürcü-İngiliz melezi kızımız, 19 yaşında resmi olarak müzik piyasasına adımını atmış. Hakkında bir sürü gereksiz bilgi var internette ama bütün bunları es geçip sizi bir şarkı listesiyle bırakıyorum.

Not: Aslında ben bu listeyi yapalı bayağı olmuştu, bir de utanmadan her şarkıya yüz üzerinden not vermişim yani. "Favorim bu" "bunu pek beğenmedim" bile değil -.- Gerçi hepsi güzel zaten.

- Spider (88)
- Dedicated to the one (81)
- Moment of Madness (92)
- Spooky (94)
- Cry of the Lone Wolf (75)
- Chase Me (78)
- Tiny Alien (90)
- Spelbound (91)
- In My Secret Life (89)
- Closest thing to Crazy (87)
- Nothing I Can Do (88)
- Love is a Silent Thief (90)
- No Fear of Heights (86)
- Red Balloons (80)
- The Flood
- Two Bare Feet (93)
- God on Drums (90)
- Shiver and Shake (92)
- Nine Billion Bicycles (81)
- I Cried for You (91)
- Kosmic Blues (92)

Dipnot: "What Katie Did?" ise The Libertines'in muhteşem bir şarkısıdır.

Cumartesi, Aralık 12, 2015

ve yıl üç olur


bugün 12 aralık.

bir arkadaşımın whatsapp durumunda "tarihte bugün" tarzı bir şey yazıyordu. ben de ne olduğunu anlamayıp vikipediyi yoklama başladım. o arkadaş ne için bunu yazmış hala bilmiyorum ama bildiğim bir şey varsa, o da bugünün bu blogun 3.yıl dönümü olduğu.

aslında sizinle konuşmak istediğim konular vardı. bu bağlamda bu da bir fırsat oldu benim için. önce geleneksel yıl dönümü formatını bir uygulayayım, ardından kişisel ve blogsal konulara geleceğiz.


her yıl dönümünde istatistikleri kontrol etmek de geleneğin bir parçası haline geldi benim için. ilk yıl 100 yazı, ikinci yıl 86 yazı yazmışım ve bu yılsa 60.yazımdayım.

iki senedir zirvedeki yerini koruyan "bir daha geri gelmemek" bu sene üçüncü sıraya düşmüş. onun yerini gayet mantıklı bir aratma olan "arrakis blog" almış. en popüler kayıtların %70'ini k-pop yazıları oluşturuyor. (doğal olarak tabi ki.) birinci sırada ise "vizyondaki kore dizileri" var. ülkeler aşağı yukarı aynı bu yüzden söylemeye bile gerek görmüyorum.

şimdi sizleri geçen yıldönümünden kendime yazdığım mektupla başbaşa bırakıyorum:

“öyle umuyorum ki şuan üniversitedesin. ama hangi üniversite hangi bölüm? bir fikrim yok. hadi bakalım dök eteğindeki taşları, nasılmış o üniversite dedikleri?

yazın telafi ettin mi okuyacağın kitap ve de filmleri? nerede görüyorsun ki kendini? ne öğrendin bu bir yılda? yaşadın mı pişman olmaksızın?

tvxq askere gitti mi diye soracağım yine? merak ediyorum çünkü. 12.yılı kutluyoruz değil mi? liderim nasıl liderim? ne zaman evlenecek bunlar? ah! yunho deyince aklıma boa’cığım geldi, o nasıl? her zamanki gibi mükemmel değil mi? ciddi merak ettiğim bir şey daha var… bigbang? dönüş yaptı mı? lütfen evet de. ya ft ısland? bunun cevabı da evet olsun. 2pm için de evet, shinhwa için de. ha bir de mblaq dağılmadı de. bunu duymak istiyorum. sonracığıma got7 nasıl? ya red velvet ya şu sm’in yeni erkek grubu? winner’dan haber ver sen asıl. bu aralar ağır fangörllük yaptığın kang seungyoon’cuğun neler yapıyor? shınee ve f(x) ne durumda? sulli’nin hali düzeldi mi? yoona ile seunggi, tiffany ile nickhun, sooyoung ile adını hatırlayamadığım o kişi hala çıkıyorlar mı? gd hala kiko’nun peşinde mi? shinhwa’dan hala kimse evlenmedi mi? ıkon çıkış yaptı mı? ya jinhyung ile hongseok ne durumdalar? başka? aklıma gelmiyor, yüz bin grup takip edersen olacağı bu, al işte.

2014 pek hoş geçmedi, 2015 nasıldı? bu kadar büyük sayılar çok korkunç değil mi? gerçekten öyle. ah bilmiyorum gelecek sene her şey çok değişmiş olabilir. olabilir mi?”

cevap:

üniversite dedikleri bir halt değilmiş ama sinema muhteşem bir şey.
pişman olmaksızın yaşadım mı? emin değilim, elimden geleni yaptım ama bazen kitlenip kalıyoruz işte, zayıfız.

junsu hariç hepsi askerde. iyidir yunho, çok da bilmiyorum gerçi, bayağı zayıfladı askere gittiğinden beri. bigbang geri döndü evet. ft de. 2pm de. shinhwa da. mblaq iki üyesini yolda bırakıp yürümeye devam etti. sulli gruptan ayrıldı. sooyoung dışındaki çiftler de. ıkon çıkış yaptı. işte bütün bildiklerim. diğer soruların cevabını ben de bilmiyorum inan ki.

ve 2015 de 2014'ten çok farklı olmasına karşın şuan düşünüyorum de her yılın sonundaki his aynı. yıllardır değişmedi. her aralık böyle hissettiriyor.

ve bu da öyle.

ve bu üçüncü yıl... aslında bakarsanız bu zamanın altında eziliyorum. blogu açtığım günü, ilk yazımı hatırlıyorum. ne kadar çok şey oldu, ben ne kadar çok değiştim...

ve bu 245.yazı.

2016'ya:

"şuan hazırlıkta bir anlamda sürünüyorsun. kendi çapında bir şeyler yapmak için uğraşıyorsun. birçokları senin hızlı bir giriş yaptığını söylüyor, gel gelelim bazı şeylerin senin için ne kadar zor olduğunun farkında değil kimse. annen arıyor...

kısa bir konuşmadan sonra kapatıyorsunuz. söyleyecek çok da bir şeyiniz yok. ev arkadaşların çiğ köfte akşamı yapmak istiyorlar. seninse uykun var, yarın da sinema derslerin. aslında uyumak istiyorsun ama mümkün değil. aslında şuan zion t'nin "eat"i çalıyor. bu adamı seviyorsun. bu adamı cidden seviyorsun. ama son zamanlarda neredeyse hiç denilebilecek kadar az k-müzik dinlediğini söylemek lazım. genelde kaiser chiefs'in bu ara. nirvana ve panic at the disco bir de.

katıldığın derneğin akademi koluna girip yetmezmiş gibi blog işini üstlendin. merak ediyorum o zaman derneğin durumu nasıl olacak, koca bir yıl sonuçta. (now playing: zion t - zero gravity) sen hala o dernekte misin, kulağa tuhaf geliyor. bunu okuduğunda lisans eğitimine başlamış olacaksın büyük ihtimal. şuan kimlerle arkadaşsın, o zaman kimlerle olacaksın... bir şey sormak istemiyorum. tahminim yok. nerede kalıyorsun, ne yapıyorsun, nasıl gidiyor, sen anlat bana...."




size söylemek istediğim şey şuydu, sormak istediğim şey daha doğrusu.

son üç aydır hiç k-pop aylık değerlendirme yazısı yazmadım. sürekli daha yazmayacak mısın diye soruyorsunuz, ben de yazmak istediğimi ama zaman bulamadığımı söylüyorum. gerçekten öyle, oradan bakınca kolay görünebiliyor ama ben saatlerimi verip yazardım onları. şimdi öyle bir lükse sahip değilim. elimden geleni yapıp bu zamanı oluşturmaya çalıştım ama başaramadım. ben bir yerden tuttuğum anda zaman akıp gidiyor, yelpaze genişliyor.  bundan sonra daha da yoğun olacağım. bu zamanı bulamayacağım çok açık.

demek istediğim o ki sanırım daha uzun bir süre daha aylık bir değerlendirme yazmayacağım. belki bir daha asla. zaten piyasayı da hiç takip etmiyorum, hiçbir şeyden haberim yok. arada turşu'nun anlattığı neyse o. bir kaç albüm dinliyorum arada. hepsi bu. ama ben dinleyene kadar üzerinden ay geçmiş oluyor, çok bir anlamı kalmamaya başlıyor. yakın zamanda sadece bir iki albümden bahsettiğim kısa bir yazı yayınlarım ama bundan sonra k-pop'ı belki de böyle playlist halindeki yazılarda bulabileceksiniz ancak.

bununla birlikte artık daha fazla "bugünlerde neler oldu" temalı yazılar da yazmak istemiyorum. kitap ya da film eleştirisi yapma arzusuyla dolup taşsam da nasıl olacak emin değilim. sanırım artık kısa yazı formatına geçme vaktim geldi. böyle bir kitap, bir film, bir albüm belki... minik minik postlarla yoluma devam edeceğim. yoksa bu bloga yazık olacak. bildiğim bir şey varsa da bu blogu çok sevdiğim ve onu çürümeye bırakmak istemediğim.

teşekkür ederim. her şey için.


Pazar, Aralık 06, 2015

hayat zor be kardeşim

22 Kasım 2015 - Ortaköy
aslında ben sonbahar özeti geçecektim. hala geçeceğim ama şimdi değil. gerçi şimdi bunu da yazmamam lazım çünkü efendim yarın sınavım var. ama benim çok çalışkan bir çocuk(!!!) olmamdan mütevellit burada konuşuyorum. biliyorum doğru değil bu yaptığım ama istemiyorum işte çalışmak.


günlerim çok da mühim bir değişiklik olmadan geçiyor. sadece son bir hafta içinde katıldığım çekim, ders ve film okuması sonucunda bölümümü daha da çok sevmiş bulunuyorum. kura falan diyerek geldim belki buraya ama gerçekten en mutlu olacağım yere gelmişim. önümde tek bir engel var o da hazırlık işte. zemin kattaki bir penceresiz sınıfta, hapishane hücresinin verdiği bütün karamsarlık ve bunaltıyla sıkıcı cd kayıtlarını dinleyerek yaşıyorum. öyle boğucu ki ne kitap okuyasım geliyor ne yazasım. halbuki dersler bunun içindir, değil mi?

cuma günü medya akademisinin mülakatına katıldım. bir gece oda arkadaşımın haberdar etmesiyle -o da bu kursa gidecekti- cv'mi gönderip başvurdum. çok ümitli olduğum söylenemezdi. sinema alanında elle tutulur hiçbir başarısı olmayan bir insanım neticesinde. bin kişi cv göndermiş, film okumasındayken aradılar beni. refleks olarak kapattım ama içime de bir kurt düştü tabi, çıkışta geri aradım, geçmişim. seçilen doksan kişinin içinde ben de varmışım. onların içinden de otuz kişi seçilecek. şimdi ikinci bir bekleme başladı benim için ama bu sefer daha heyecanlı çünkü bu sefer olasılık daha yüksek ve mülakata katılınca da iş ciddiye bindi. gerçi güzel geçti diyebilirim, bu iş olacak gibi hissediyorum ama bakalım. 

ielts'e girip ikinci dönem derslere başlamayı düşünüyordum ama eğer bu kurs olursa istemem. yedi aylık bir eğitim madem, benim de kafam rahat olsun. (evet bütün sıkıcılığına rağmen hazırlık yatarak geçtiğim bir başka  sezon.) çevremdekiler yine bile girmemi söylüyor ama bu konuda kesin bir karara varmış değilim. dediğim gibi kurs olursa zaten uğraşacak ciddi bir meselem olur.

son zamanlarda bizim okuldaki arkadaşlarım can sıkıntısından ne yapacaklarını şaşırdılar. (tek başıma sıkıldığımı düşünmüyordunuz herhalde dssfjkhj) önceki sınıftan bir çocuk vardı, gerçekten sıkıntılı bir çocuk. normal değil yani, hep dalga geçiyorduk falan ama öyle alınmıyordu yani. neyse, ben çok tanımıyordum kendisini zaten, malum çok öndeydi. sınıflar değiştikten sonra daha iyi tanıdım. fizik profesörü olan babasının baskın kişiliği yüzünden bu abuk eğilimlerde olduğunu düşünmüyor değilim. kafası çalışmayan bir çocuk değil ama sosyal ve duygusal zekasında bir problem olduğu kesin. işte neyse başka bir arkadaşın engin fikirleriyle buna bir parodi hesap açmışlar, tabi haberi var onun, başı çekiyor, saçma sapan şeyler yapıyorlar. ilk başta ben de dahildim, komik videolar çekiyorduk. her şey bizim aramızdaydı. sonra okuldaki herkesi takip etmeye başladılar, onlar da geri döndüler ve şimdi iki yüzden fazla takipçisi var.

gel gelelim bizimkiler şakayı kakaya çevirmek konusunda pek meraklılar. sağdan soldan birilerini ayarlayıp bu çocuğa gönderiyorlar. "aaa sen instagramdaki çocuksun di mi, severek takip ediyorum, bir fotoğraf çekilebilir miyiz?" tarzı şeyler söyletiyorlar. bu çocuk da gerçekten inandı mı ünlü olduğuna. "yapmayın abi, o kadar da değil, yazık lan" diyorum ama dinletemiyorum. neymiş başkası dalga geçemezmiş, yalnız biz dalga geçebilirmişiz, onun da hoşuna gidiyormuş blah blah. kendilerini kandırma şeysileri  yani ama içim hiç rahat değil, artık konuşmuyorum bile bu konuda onlarla. anlamak mümkün değil insanları, başkalarının arkasından "ergenlikten çıkamamış bunlar" deyip ergenlikten çıkamayan arkadaşlar. ben gerçekten anlamıyorum, böyle zamanlarda ne yapıyorum ben burada diye sorgulamadan edemiyorum da. ama işte yüzdeye vurunca bakıyorum aslında iyi çocuklar, katlanıyorum bir şekilde. hazırlıkta bulunanlar arasında en iyisi bunlar şimdilik.

aklıma gelmişken, film okumasından bahsedeyim biraz. hocamız çok şirin bir insandı, hoca dediğim asistan yani, sosyoloji mezunu ama kültürel çalışmalarda master yapıyormuş. çok güzeldi ya, hiçbirini tanımasam da gelecekteki sınıf arkadaşlarımı çok sevdim. (hepsini değil, güzel konuşanları sadece.) ya size bir şey itiraf edeyim mi? benim bu paragrafa başladığım gün çok hevesliydim şuansa zırnık gelmiyor içimden bir şey yazmak. ama güzeldi yani. ha bir de çekime katıldığımdan bahsetmiş miydim bilmiyorum ama belgeselin jenereğindeki asistans kısmında adımı görünce bir mutlu olmadım değil. ben bilmiyordum arkadaşım ss almış, atınca hep birlikte vaaay dedik. ufak ufak, işte çay kahve taşıyarak başladım sinema kariyerime hahah. ama sevmişler beni, yönetmen abimiz yine gelsin o kız demiş. *şımarma*

bugün sadece altı kilometre yürümüşüm. formdan düşüyorum. normalde pazarları ben dokuz km'yi görürdüm. neyi fark ettim sonra, belki de aradığım arkadaş ortamını buldum. okulda değil hayır, dernekte. gel gelelim ne zaman bu arkadaş ortamında bulunsam tek kız olmamın getirdiği ciddi bir sorun var. gruptaki erkek sayısı artarken kız sayısı stabil. bugün onlardaydım ve güzeldi mesela ama işte bir rahatsızlık hep. bir daha giderken yanıma muhakkak bir kız almam lazım onu iyice anladım.

edit: bir kere daha yanılmışım. daha bile korkunç.

bunun dışında pek bir şey yok. var mı? yok. valla yok.


o sonbahar yazısı da gelecek!!! 

Çarşamba, Kasım 25, 2015

hala yaşıyorum


Ve esas kampüsüme geçmek için bekliyorum...
Not: Bu on günde ara ara yazdığım bir posttur.


İnternetli son günümde size yazıp öyle gitmek istemiştim. Son yazışımdan bu yana neler oldu ki?

Edit: Ama olmadı, yazamadan gittim.

Öncelikle kur bitti evet, hepimize hayırlı uğurlu olsun. Son sınavım iyi geçtiği için muhtemelen bir hafta sonra upper olarak başlayacağım. Zaten 44 alsam geçiyorum onu da alırım herhalde diye düşünmekteyim. Ama tabi ki asıl mesele bu haftadan sonraki yedi haftayı yeni bir sınıfla geçirecek olmam. Herkesi tanıyorsun, anlıyorsun ve sonra bum! Şimdi esasında bayağı atarlıydım ben geçen hafta ama son günlerde takıldığım gruptan memnun olduğumu söyleyebilirim. Ama bu grupta da tek kızın ben olmam gibi sorunlar olduğu için birlikte yapılabilecek aktiviteler sınırlı. Hepsi iyi çocuklar ve güzel arkadaşlıkları var falan filan ama i need a girl... 

Diyeceğim o ki sıradaki treni bekliyorum ve umuyorum ki yeni sınıfımda kafama uygun bir kız bulabilirim ve belki böylece okulu, özellikle hazırlığı idare etmek biraz daha kolay hale gelebilir. İşte sınıf değişmekle ilgili en büyük umudum ve belki de tek umudum bu. Yoksa artık her gün ufkumu genişletecek açık fikirli insanlar ve entelektüel kişilikler falan beklemiyorum. Anladım ki üniversite dediğimiz şey gerçek anlamda lisenin devamıymış, her tipten insan bulunurmuş, yapmam gereken sabırla doğru insanları aramakmış. En azından bir tanesi kendi geldi beni buldu, sağ olsun. Ve onun sayesinde başka arkadaşların da görmediğim yönlerini görmüş bulundum ve bu yönleri çok sevdim. Bu insanlar iyi insanlar, iyi arkadaşlar ve görüşmeye devam edeceğim arkadaşlar. Ama yine de kafamızın birbirinden çok farklı çalıştığını noktalar var ve benim için kritik noktalar. Kısacası, hala aradığımı bulamadım be.


Ama biraz daha sabretmeye karar verdim, benim tüm yapabileceğim de bu. Yeniden sınava girmek bana gittikçe daha korkunç görünüyor ve istediğim bir bölüm de yokken hele. Evet, ben sinema okumak istiyorum. Sadece bu okulda okumayı pek istemiyorum ama sinemayı okuyabileceğim buradan daha iyi bir yerde yok. Okulun eğitiminin iyi olmasın karşın, bu eğitim dediğimiz şeyle uzaktan yakından alakası olmayan insanlar nereden gelmiş diye soruyor insan. Meselenin burslu ve ücretlilerle ilgili olmadığını lisede öğrendim ben. Yine de sürekli düşünüyorum, İstanbul hukuk nasıl olurdu, Boğaziçi nasıl olurdu diye...

Ablam IELTS'den 6,5 alırsam merkezi bilmemne sistemiyle Boğaziçi'ndeki kazandığım bölümü okuyabileceğimi söyleyince de kafam duman oldu. PDR ya da edebiyat falan değil ama felsefe... Bilsem ki en sonunda  eski bir tabancayla kendimi vurmayacağım, tereddüt etmezdim. Böyle hala Boğaziçi'ne gidebilme imkanımın olması iyi bir şey değil anlayacağınız, başka seçeneğim yok der devam ederdim bu okula ama şimdi... Ben de dedim ki en azından şu yedi haftayı da geçiriver, IELTS'i geçmek için zaten her halükarda çalışmam lazım. E hazır burada bedavaya eğitim görüyorum, bir yandan da gezip tozuyorum, Şubat'a kadar bekleyebilirim. Bu sırada biraz Boğaziçine gider takılırım oradaki arkadaşımla, ablamla; bakarım derslere, insanlara, ortama. Sonra hala istemiyorsam burada okumayı, Boğaziçi'nde yapabilirim gibi gelirse eh, evime gider azıcık daha çalışır, IELTS'i geçer ve önümüzdeki sonbaharda, sene kaybı olmadan Boğaziçi'nde başlarım.
Ama burada da şöyle bir soru çıkıyor karşımıza: hangi bölümde?   

-Bu noktada ise şöyle bir seçenek de karşımıza çıkıyor, zaten İngilizce'yi bu kadar öğrenmişken gir sınava yeniden ama bu sefer dilden gir ve İngiliz edebiyatı oku. Süper bir bölüm. Hatta ablama göre Boğaziçi'ndeki en iyi bölümlerden biri ve okulda sinema dersleri falan da varmış. Ama bu beraberinde YGS konularına çalışma sorumluluğunu beraberinde getiriyor ki burada error veriyorum. Zorluğundan mı? Yok canım ne münasebet, YGS dediğimiz olay sınavın en tatlı en kolay kısmı. Her ne kadar geçen sene zorluğuyla canımızı yakmış olsa da konularından bahsediyorum. Ama tembelim abi, ben felaket tembelim. Bu yüzden de bir halt olmaz benden. Böyle kara kara düşünür, sonra düşünmekten yorulur ve en sonunda hiçbir şey yapmam. Bu huyumu bildiğimden bütün mızmızlanmalarıma rağmen yine de bu okulda kalacak olduğumu düşünüyorum. Ama kim bilir? Belki İstanbul beni değiştirmiştir.


Not: Paul  Auster'ın "Görünmeyen"ini okuduğum şu sıralarda daha da güzel gelen bir şarkı.
Tüyap'a gittim! Son gün falandı, giderken vodafone koşusuna kapılıp sürüklendim ve neredeyse bütün toplu taşımalar iptal olduğu için sürünerek gittim belki ama gittim. Güzeldi, çok yorucuydu. Binmediğim toplu taşıma aracı kalmadı, İstanbul'u fethettim ve ertesi gün de sınav vardı ama olsun. Mr.Droll'un yaptıklarını anlatırdım ama dün akşamdan beri çok konuştum bu konuda yoruldum. Her neyse, aslında bu konudan bahsetmeyi çok isterdim ama anlatımın içinde geçecek özel isimler olmadan anlam eksik kalacak ve özel isimler de bu anlatımda geçen kişiler tarafından ifşa olmamam için mühim bir olay arz etmekte. Bu yüzden burada kesmek durumundayım. Ama şu kısmı anlatmadan edemeyeceğim. Şimdi biz bu Mr.Droll'un derneğine gittik Wpos'la. Erkekler jilet gibi giyinmiş takım elbiseler, kızlar desen o biçim falan. Bir bizim Mr.Droll günlük kıyafetlerle, bir de onun arkadaşları olan biz üç beş insan. Resmen böyle soylular ve burjuva gibiydik.


Hatırlıyorum liseye ilk başladığımda Morgana sayesinde bu grubu tanımıştım da bu şarkıya olan aşkım bambaşkaydı. Şimdi üniversitedeyim ama hala çok seviyorum bu şarkıyı. Kezalik grubu da...

Antalya'ya gittim geldim, oradaki şeylerle ilgili başka bir yazı olacak diye umuyorum. Geldikten sonra iki gece kadar Wpos'da kaldım. Ev arkadaşları çok şirin, özellikle oda arkadaşı favorim. Nasıl tatlı bir insandı o. Kaldığım ilk gece onun yatağında yattım, o ALES'e girmek için gitmişti. İkinci gece iki yatağı birleştirip üçümüz birlikte yattık ama çok hoştu yani. Ortaköy'e gittik sonra pazar günü. Bir buçuk sene olmuş son gidişimizin üzerinden, böyle anılar canlandı, aynı yerden kumpir yedik ve yine şiştik. Şurada şunu yapmıştık, burada bunu... Ne kadar güzel zamanlarımızdı. O zaman da bunu biliyordum, o lise yıllarını bir daha bulamayacağımın farkındaydım. Yine de şimdi bakınca daha bir çok özlüyorum mu ne sanki?


Ve işte pazartesi gecesi bunu yazıyorum. Yeni sınıfta ilk günü geçirmiş bulunuyorum. O bahçe manzaralı cam duvardan sonra bizi zemin kata tıkmışlar, camın olmayışını geçin klima bile çalışmıyor. Hani upper mı oldunuz, ölün o zaman tarzı bir şey. Neyse, her gün dört saat olduğunu düşünürsek, cuma üç, bunu çekebilirim. 

Yeni sınıfımızda yine ilginç insanlarla oldu ve yabancı öğrenci sayısı üç katına çıkmış, seneye herhalde yabancıları değil türkleri sayıcam. Şimdilik sadece babası yazar olan bir çocukla (ki kendisi kitaplarla pek ilgili değil, ticaret okuyacakmış ama iyi bir çocuk) bilgisayar mühendisliğinden bir çocukla (çok ısınamadım, egoist falan çıkar diye korkuyorum) tanıştım.(edit: aradan aylar geçti ve inanır mısınız o çocuk okuldaki en yakın arkadaşım oldu. edit2: şimdi aramız kötü konuşmuyoruz, neymiş bir insanı ilk görüşte sevemediysem en sonunda yine sevemezmişim.) Ben niye hiç konuşamıyorum ya? Hazırlıktan beri iyice bir konuşamıyorum, dilim dönmüyor. Eskisi kadar hızlı da konuşamıyorum, kimse bana rap yapıyorsun demiyor artık. Çok değiştim çok... O eski ben değilim.



Sınıfların değişmesine sevindiğime pişmanım evet, itiraf ediyorum. Seviye atlayınca her şey daha sıkıcı hale geliyor. Kaynaşma çabaları baş gösterdi gerçi ama ben pek ümitli değilim. Kaynaşırız da yani öyle aradığım şeyi bulamayacağım çok net görünüyor. Tabi ki hemen herkesi gözlemledim, eğer insanlar hakkındaki sezgilerim beni yanıltmıyorsa ki nadiren yanıltırlar, yok. Bununla birlikte sanırım çok da umursamıyorum artık. Pes ettim gibi gibi. Sınıfta boş boş oturup çıkışlarda da bizim tayfayla takılıyorum artık.

Bir arkadaşımın liseden arkadaşlarıyla tanıştım. Hem komik hem de duyarlı çocuklar. Her birini takdir etmemek mümkün değil, kendilerini iyi yetiştirmişler. Bununla birlikte daha beni tanıdıkları ilk günden ne kadar noob olduğumu anladılar. Kafa üstü düşerken son anda kurtulsam da dengesizliğim ifşa oldu bile. O kadar ciddi konuşmalar yaptıktan sonra bir anda bütün karizmanın uçup gitmesi saniyeler aldı. Hayat zor... ahah

He bu arada Boğaziçi'ne geçiş yapmayı düşünmekten vazgeçtim. Tabi ki beklendiği üzere ama bu geçmeyeceğim anlamına gelmez yine de. Sonuçta benden bahsediyoruz. Kim bilebilir ne olacağını? Neyse, şimdilik yeter bu kadar. Okula gitmem lazım. 

Pazar, Kasım 08, 2015

back to black

25 Nisan 2014

Neden her şeyden bu kadar kolayca sıkılıyorum? Neden en ufak bir azim yok içimde bir şeylere karşı? Neden insanlar bu kadar sığ? Bu "neden"lerle nasıl gelecek bu üniversitenin sonu?

Her kur yedi hafta sürüyor, kur sonu sınavının ardından bir hafta tatil. Sonra yeniden farklı bir sınıf ve farklı hocalarla yeni kura başlıyorsun. İlk başta "tüh ben daha yeni öğrendim sınıftakilerin adlarını" demiştim ama şimdi "aman aman çok iyi böyle" diyorum. Bir sıkıntı olduğundan değil de... Sıkıntı yok da değil. Nasıl desem? Biraz ben bu insanlardan sıkıldığım için, biraz... Ne taraftan bakarsam bakayım, ben bu insanlara göre değilim, onlar da bana göre değil. Evet farklı insanlarla farklı konularda bir kaç ortak noktamız var ve idare edecek kadar sohbet de edebiliyoruz gerektiğinde belki ama hepsi bu. Ben zevk almıyorum, onların da aldığını sanmıyorum zira bu tarz duygular yansıyan şeylerdir. Farklı farklı grupların arasına dahil oluyorum, bakalım burası nasıl, peki ya burası... Hayır hiçbiri benlik değil. Gerisin geri dönüyorum.

D'ANGELO - SHIT, DAMN , MOTHERFUCKER 


Şu 29 Ekim tatilinde ciddi ciddi düşündüm okulu bırakmayı, bugün yine düşündüm. Ne bileyim üniversite okumak dediğimiz aktivite buysa gerek yok bence. Hani tamam güldük eğlendik, İngilizceyi de geliştirdik ama ne kişisel bazda ne kültürel, ben kendimi ilerlemiş hissetmiyorum. Tabi ki bir şeyler öğrendim de ben bunların yirmi katında evimde oturarak da öğrenirdim, bütün gün boşa harcadığım dakikaları bırakın saatler var. Ha bu bizim okulun sorunuysa (ki cidden bir sorun var, belki bizim kampüste hazırlık çok olduğu için mi bilemiyorum, insanlar hala ergenlikte) ben okul değişeyim. Sınava bir daha da girebilirim, aileme söyledim "sınava yeniden gireceğim" diye, tamam dediler. Ya en ufak bir isteğim olsa "şu üniversite şu bölüm" diye bir dakika durmam ama ne ki yani? Sinemadan daha güzel bir bölüm ne olabilir?

Sorun bende mi ya? Yani tabi bende sorunlar var, o kesin de bu insanlarda yok mu? Üniversite mi ilkokul mu bilemiyorum bazen. İleri değil de geri gidiyorum sanki zamanda. Saçma sapan diyaloglar oldu bugün yine. Ya abi tamam bir yere kadar ben bu mallığı seviyorum, gerek yok kasmaya falan ama ciddi ciddi kaç yaşındasınız? (Daha doğrusu bir tartışma dalan olduğunda bunu takıp dedikodudan şişerken yetişkiniz(!) ama eğlenmek için egolarından vazgeçenleri görünce ergen dersiniz.) Hayır benden de büyük çoğu, utanmıyorlar kendilerinden. Okumamaktan mı diyorum hep bunlar. Valla öyle, ilk gün geldik herkesin hobisi okumaktı ama şimdiye kadar sınıfta gördüğüm kitap sayısı beş olmadı. 35 gün geçti ve 23 kişiyiz. Şimdi yeniden düşünün. Okuyan insan tipini beş metre öteden seçebiliyorsun zaten, gerçi onlar da taraflı okumaktan öyle basma kalıp düşüncelerle gelmişler ki konuşmak mümkün değil. Bir de okumuş dediysem yanlış anlaşılmasın, farklı konularda bilgi saçan insanlardan bahsetmiyorum. Takmış bir konuya bir adama, oradan okumuş durmuş, tek tip kafalar. Şöyle adam gibi, bir şeyi konuşalım tartışalım fikir alışverişi yapalım istiyorum ama yok yani yok, adam yok bunu yapacak. Siyasi konularda zaten... türümün tek örneğiyim. Hani açıkça söylüyorum sorduklarında görüşümü, kimseden çekinecek değilim ama bir yandan da sinirim bozuluyor, bu ne böyle, bütün beyinler aynı. O yüzden tartışmaya da açık değiller, kan çıkar buradan yürüsek.

Bunlar okul sorunları tabi, bir de ev meselesi var. Öğrenci evi dediğin küçük olur, bu ne büyüklük? Zaten çatıkatı, donuyoruz. Bayağı eskimoyum evin içinde. Kombi de bozulmuş. Nerelere gideyim bilemedim. Evdeki arkadaşlar okuldakilerden iyiler çok şükür -en azından ergenlikten çıkmışlar. Ama ben tabi ki yine evin ayrık bir üyesiyim. Evde de yine herkesin kendi ikişerli grupları var ve ben yedinci kişiyim. Bunu pek takmıyorum gerçi, yalnız olmak tercihimdir ama fiziksel olarak da yalnız olmak isterim. Bilmem anlatabiliyor muyum? Minimum yedi kişi olduğumuz bu evde de bu pek mümkün değil tabi. Şu tek kişilik yurt odasına gidip ağır depresyonlara girsem ne güzel olur.


Ben bunu yazarken Turşu aradı. "Hatırlıyor musun geçen sene bir gün senin sıranda oturuyorduk?" dedi, pek çok gün oturmuştuk ama anladım hangi gündem bahsettiğini.  Hissettim daha çok. Biraz duygusala bağladığımız bir gündü. "Bugün o moddayım." dedi. "Ben de." dedim.  "Şöyle bir geri sarsak da o güne gitsek..." dediği anda ben zaten bunları düşünüp çöküntüler yaşadığımdan çat diye ağlamaya başladım, tabi biraz azar işittim Turşu'dan, "Alışık değilim senin bu hallerine," falan dedi. Sonra oda arkadaşlarımdan biri odaya gelince kesmek zorunda kaldım. Ağlamak bile serbest değil. Derken Turşucuğum her zamanki gibi başka şeylerden konu açarak beni güldürmeye çalıştı, zavallım kiminle konuşayım dese yine kendi neşeli olan taraf olmak zorunda kalıyor.

Kafam iyice kızdı anlayacağınız bu akşam, bugün sınıfta benim dahil olmadığım ama sinirimi bozan bir kavga oldu, ondan sanırım biraz da. Bir taraf seviyesizlikte sınır tanımıyor, bir taraf ergenlikte, bir taraf duyarsızlıkta. Kimlerin arasına düştüm ben ya? Dağlara kaçasım var, son iki haftaya katlanma sebebim. Sonra ver elini Antalya... Kafa dinlemem lazım benim, bu beş gün yetmedi.  Alın bir de bilgisayarım bozuldu. Beni öldürmek istiyorsanız kısa yoldan silahla vurun gitsin, böyle uğraştırmayın abi. Yemişim interini ulan, kimseye katlanmak zorunda değilim.

Ben bir kez mutlu oldum mu onu kaybetmem sanmıştım. Çünkü ben kendimle mutluydum, kendimden mutluydum. Nereye gidersem gideyim ben benimle gelecekti, herkes gitse bile ben benimle kalacaktı. Bu mutlu olmam için yeter sandım. Yanılmışım, beni benimle bırakmıyorlar ki şöyle bir huzurla yaşayalım.Tekerime de çarkıma da çomak sokuyorlar.

***

Dün bahçeye çadır kurmuşlardı, bugün son hazırlıklar da bitip kulüp standları öğrencilere açıldı. (Kamp çadırı değil tabi. Yalnız savaşlarda kullanılan hastane çadırlarına benziyor.) Güzeldi yani, öyle "çok büyük bir organizasyondu vaaay" diyemem ama  emek vermişler, bir şeyler yapmışlar. Bu vesileyle ben de yedi tane kulübe katılmış oldum. Şimdi oha diyeceksiniz ama kulübe katılmak bizde şey gibi, etkinlik olunca çağırıyorlar ama gelmek zorunda da değilsin yani. Hepsinin uzun uzun isimlerdi vardı. Anaaa sekizmiş ya. Bir tanesini açıklamak istiyorum çünkü kulağa tuhaf geliyor. Bu kulüpte Türk öğrencilerle yabancı öğrenciler eşleştiriliyor ve biz onlara bir saat Türkçe öğretiyoruz, onlar bize artık hangi dillerse onu falan. Kantinden bir arkadaşla oturuyorken Hawaiian(!) hocamız geldi masamıza oturdu, biraz oradan buradan konuştuk sonra da bize bu kulübü tavsiye etti biz de gittik kaydolduk. Nasıl olacak göreceğiz.

Yine sıkıcı bir gündü, böyle haziran'da okula gidersin ama ders yoktur, bir şeyler yapmak istersin yapamazsın da sıkıntıdan patlarsın ya... İşte öyle hissediyoruz son günlerde. Ben zaten patlama noktasına bayağı yaklaştım. Birçok etkinlik var, hiçbirine katılmak isteyen yok. Kültür sanat aktivitelerine karşı şaşırtıcı derecede umursamazlar. Hayır nasıl ilgilerini çekmiyor anlamıyorum. Lan hadi yirmisinin çekmiyor, en azından bir %10'luk dilim olaydı iyiydi, neden yalnızca ben? Sadece bir çocuk var, o da yani yolda görse selam vermez bana. Kütüphaneye gidiyorum orada, bahçeye çıkıyorum orada, seminere gidiyorum orada, kırk yılda bir yemekhaneye gidiyorum normalde hep diğer kampüse giden çocuğun tam da o gün bu kampüste yiyesi gelmiş oluyor. Hani planlasan olmaz derler ya... Hayır aramızda limoni yani, büyük sıkıntı. Sevmediğin ot dibinde biter miydi neydi o söz? Ondan işte. Zaten onu gördüğümde başka bir yere falan bakıyorsa anında sıvışıyorum ortamdan.


Akşam güzeldi, sınav haftası çılgınlığı desem anlarsınız. Evdekilerin arkadaşlarından geldi üç kişi falan, biri çiğ köfte getirmiş, tatilde memleketlerden gelen pastalar bademler bastıklar... Yiyecek kaynıyor etraf. Sohbet muhabbet derken bayağı güldük eğlendik. İşte böyle anlarda öğrenci evinin eğlencesini dibine kadar hissediyorum ama bazı zamanlarda öylesine zor ki... Kafam çok karışık cidden bugünler. Hiçbir şey hakkında karar veremez oldum. Yani o kadar basit şeylerde bile oluyor ki... Örneğin "şuan üşüyor muyum hırkamı giysem mi" için bile on saat düşünüyorum.

Kütüphaneden üçüncü kitabımı aldım. Vatana millete hayırlı olsun. Bana da güzel okumalar!

***

Ondan sonraki günlerde neler oldu? Okulda caz konseri oldu, ben de tabi nasıl bir heves içindeyim anlatamam. Caz abi bu sonuçta. Ama benim hayal kırıklığına uğramadığım kaç etkinlik olur ki? Çok kalabalık ve ayakta izliyoruz. İtiş kakış olunca darlandım dışarı attım kendimi. Zaten öncesinde de bahçede oturuyorduk, devam ettik. Oradan dinledim işte ben de. Ama hem dondum hem de oturduğumuz grup uluslararası olduğu için İngilizce konuşmaktan şiştim. Ayrıca hem bizim bir arkadaş hem de onun yapışık ikizi olan arkadaşı -ki kendisi aynı İrlandalılara benzeyen bir Arap- tarafından farklı ırklara benzetildim. Tamam belki bu ilk değil, sarışın olduğum için daha önce duyduğum bir şey ama Suriyelilere benziyormuşum! Arkadaşı ise "sen Türk müsün?" diye sordu bin saattir Türkçe konuştuğum halde. İlk olan buydu yani, bu tarz bir benzetme. Tabi ki benim için hangi ırka benzediğimin önemi yok çünkü artık 3279284932 kişi ve millete mal edildiğimden gülüp geçiyorum. Herkesin muhakkak bana benzeyen bir arkadaşı olmadı ünlüsü var. Standart yüz modeli benimki herhalde.


Sonra Darling bizim okula geldi, yani şimdi normal bir şeymiş gibi söyledim ama olaylar pek normal cereyan etmedi. Marmarayla geldiği için ben onu almaya Üsküdar'a inmiştim sonra otururken bu benim telefonumu ele geçirip, sınıf grubuna troll atmaya başladı. Bir benzerini önceden Wpos yaptığından önce o sandılar falan. Derken beş dakika içinde Darling muhabbeti koyulaştırınca bizim çocuklarla, kalkıp okula gittik. Sohbet muhabbet derken öyle zevkine kısa bir film çektik. İçerik zaten ağlatır: İki kişi cam bardaklarla satranç oynarken, bunlara A ve B diyelim, A B'yi yener, B kızıp A'nın bardağını kırar, A da depresyona girer ve intihar etmeye karar verir. Bir dakika ancak süren filmin sonunda A'nın çıktığı yüksek yerin bir metre bile olmadığı görünür ve son. Ardından jenerik ve çekim arkası. Totalde iki dakika bile sürmedi ama güzel bir hatıra olarak kalacaktır diye düşünüyorum. Tabi her şeye yarım saatte karar verdiğimiz için ne oyunculuklar ne de senaryo parlak değil ama ben zaten çekerken öyle ciddi bir düşüncede değildim. Öyle işte. Hepsi bu.

Haa bir de unutmadan, ben sosyolojiden çap yapmak istediğimi önceden söylemiştim. Bölüme ciddi ilgim var, bizim sınıftan sosyoloji okuyacak olan iki kızla Sosyologic Imagination dersine girdik. Ben ya anlamazsak diye korkuyordum, ders tamamen İngilizce sonuçta ama oldukça iyi anladık. Ama bende şey hissi oldu, tatminsizlik ve şey, ondan. Bu ders Türkçe olsaydı daha güzel olmaz mıydı diye düşündüm? Sonra ben niye bölümü İngilizce okuyorum ki diye düşündüm. Oktay Sinanoğlu geldi aklıma bir daha düşündüm. Bölümü İngilizce okumuş bir tanıdığım var şuan yüksek lisans yapan onun "iki taraf da yarım kalıyor" deyişi geldi, bir kez daha düşündüm. Bir türlü karara varamadım.

Tamam bu gerçek son, bir de sinema okuluna başvurdum, kabul edilirsem süper olacak. Bir de upper olursam tabi.

 Görüşmek üzere!

Pazartesi, Ekim 26, 2015

Dördüncü Hafta Raporu

13 Mart 2015
Pazartesi ve salı okuldan sonra kütüphaneye gidip Varlık'ın yeni sayısını okudum. İki gün de yalnızca bir saat kadar uyumuştum. Pazartesi kütüphaneye gitmeden evvel arka masadaki siyasi sohbeti dinledim çaktırmadan. Gerçi anlaşılmıştır diye düşünüyorum ama ne yapayım, çok çeşitli ırk ve görüşlerin toplandığı bir sohbetti. Kimsenin kimseyi kırmadığı, saygı duyduğu bir tartışma ortamı. Son zamanlarda hiç göremediğimiz türden. O yüzden pişman değilim, hala böyle insanların olduğunu bilmek beni rahatlattı. Siyasi görüşler yüzünden birbirine düşman olan onca dost varken hele.

Salı, hocayla yaptığımız görüşmede yapacağım sunumun slaytına baktık. Hocayla bir müddet heyecanla 70-80'lerin rock grupları hakkında konuştuk. (-Talking Heads da dinliyor musunuz? -Tabi kiii!) Bu muhabbeti sınıftaki biriyle yapmayı ummuş olsam da mühim değil, bu da güzeldi.

Group Discussion diye bir bölüm olacak sınavda, onun pratiğini yaptık. İki kız iki erkek olarak dört kişi çıktık, konu paranın mutlu olmadaki önemine dair bir şeydi. Biz kızlar paranın ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalıştık, onlar da tersini. Kendi adıma bayağı eğlendim, çalışma süresinde bile Abba'nın Money Money Money'sini söylüyorduk. Tartışma sırasında da bol bol güldüm. Konuşturmadığım için yabancı arkadaştan az daha dayak yiyecektim ama ne yapayım, aksanından dolayı hiçbir dediğini anlamıyorum. Direk arkadaşa bakıyorum cevap vermesi için, sonra ben konuyu değişip devam ediyorum. Sınavda umarım ne dediğini anlayamayacağım birileri gelmez karşıma, büyük sıkıntı. Ama bizden önceki grup aşırı komikti. İyi bir eğitimin ülkeyi güçlendireceği hakkındaydı. Biri "Eğitim cehaleti alır ama eşeklik baki kalır."ı İngilizce söyledi, tabi kimse anlamayınca Türkçe söyledi. Bir kaç şeye daha Türkçe dublaj yapınca biz de güldük tabi. Bizimki ciddi olmuştu, onlarınki çok eğlenceliydi. Eh ama sorun bizim grubun üyeleriydi. Bir yabancı, bir polis, bir adalet mezunu, bir manyak. (Bilin bakalım manyak kim?)

Akşam saat onda, marketler kapanmadan önce bir telaş sokaklarda koşturuyorum sinek ilacı için. Gece dört defa oda değiştim sinekler yüzünden, yüzümü bile ısırmışlar. Soruyorum markete "yok" diyor, "sezonluk geliyor onlar" E ama sivrisinekler sezon falan dinlemiyor işte. Göçmen sinek değil ki bunlar kış gelince gitsinler. Normalde yılın bu döneminde olmaz biliyorum ama artık ne normal ki? Sinekler bile kafayı yemişler.

Ben Varlık hakkında konuşacaktım, onu da es geçmeyeyim. Aslında şöyle bütün edebiyat dergilerini kapsayan bir yazı yazmak istiyorum. İstiyorum da zamanım yok ki. Bakalım...


Okul yurduna gittim çarşamba günü. Durumlar ortamlar odalar nasılmış bir bakayım dedim. Yeri çok tatlıydı yurdun, kendisi normaldi. İki kişilik banyolu odaları sevdim. Yurda mı geçsem diye düşünüyorum son zamanlarda, üşeniyorum bir şeyler yapmaya, sorumluluk sahibi bir insan değilim ben.  Başıboşluğa çok alıştım, vazgeçemiyorum serseriliğimden. Bilemiyorum, şu 29 Ekim bir geçsin de sonra düşünürüz bunları diyorum, sonra gitmeden eşyaları mı taşısam mı diye şüphe düşüyor aklıma. Karışığım anlayacağınız.

Sonra eve geldim, sinemanın bu seneki hazırlık öğrencilerinin toplantısı vardı ama yarınkine giderim diye düşündüm. Nöbet bendeydi, pırasalı patates yaptım çünkü pırasa çok azdı. Patates soymak çok zormuş ya, anam ağladı bir daha patatesli bir şey yapmam dedim kendi kendime. Bir de pişmek bilmediler, sinirlendim iyice. Neyse oldu tabi sonunda ama acayip sıcak yemek zorunda kaldık. Falandı filan. Sonra oda arkadaşım bir kıs film yarışmasına katılacaktı, onun filmi hakkında konuştuk, müzik konusunda yardımcı oldum. Şimdi montaja gitti film, nasıl bir şey gelecek merak ediyorum. Ardından içeri geçip edebiyatçıya kitap tavsiye etmekle bir kaç saat daha geçirip bir buçukta ders çalışmaya başladım. Aslında çok enerjiktim, malum gece halim. Ama yine de beklendiği üzere yalnızca yarım saat sürdü. Sınavım kötü geçmedi ama bakalım...

Sınav bitti 12.30'da, 16.15'te sinema bölümünün toplantısı olacak. Bizim başkanın da varmış, Ms.Sociable zaten hep okulda, işi gücü yok resmen. Yaklaşık bir üç saat boyunca sıkıldıııık diyerek oturduk. Sonra Wpos geldi sağ olsun, gerçi anlaştığımızdan bir üç saat kadar geç geldi ama geldi ya, her türlü kabulümdür. Biraz konuştuk falan filan sonra ona köpüşümü gösterdim. Ay çok seviyorum ben onu ya, öyle böyle değil. -Köpekten bahsediyorum ama Wpos'u da çok severim tabi ki-  Ya böyle bıraksalar saatlerce otururum kendisiyle. Sonra Wpos beni gideceğim yere götürdü sağ olasın, benim okulu benden iyi biliyor ya. Bir tane de bizim gibi aranan bir çocuk görünce "sinema şeysi burada" falan dedi, harbiden toplantıya gelmiş çocuk ama o sırada sınıfı değil bir kızı arıyormuş. Bu kızla da önceden tanışıp birlikte yemek yemiştik. Ama tabi ki bunların hepsini sonradan öğrendim.

Gel gelelim müstakbel lisans arkadaşlarımın %15'ine falan. On kişi falandık, üç kız. Mentorımızın attığı maillerden isimlere baktım da 34 kişiye falan mail atmış,  12'si kız. Bu orandan yola çıkarak her üç kişiden biri kız sonucunu çıkarıp mutlu oldum. Şimdiye bayan sayısına bu kadar taktığımı söyleyeyim, whatsapp grubuna ilk girdiğimde 20 erkek 2 kız falan vardı, ben bir böyle "tövbe bismillah mühendislik seçmiş olmayayım?" diye düşünüp korkmuştum. En arkada oturmam lazım benim ama böyle bir sınıfta en arkaya oturursam göreceğim tek şey -aynı şuandaki gibi- saç olur. Ayrıca ezik hissetmem de mümkün ve kız arkadaş konusunda seçeneklerin azalacak olması da bir başka sorun.

Şimdi istatistikleri de bildirdiğime göre içeriğe geçebiliriz. Bölüme gelenleri üç ana gruba ayırabilirim sanırım. İlki ciddi anlamda altyapıyla gelmiş idealistik arkadaşlar. (Bunların oranı %20 civarında seyrediyor. Bana kendimi kötü hissettiriyorlar ama benden beterleri de var neyse ki) İkincisi benim de içinde bulunduğum bilgisi olmayan ama ilgisi olan öğrenci tipi. (Bu da %50 civarında.) Ve geriye kalan %30 da ya öylesine gelmiş ya da farklı bölüme geçmeyi düşünen, kısacası konuyla alakasız insanlar. Öyle nasıl gidiyor falan diye konuştuk, üç tane pre-inter var, gerisi hep elementary. (Kurlar aşağıdan yukarı ELE - PIN - INT - UPP şeklinde.) Sınıftaki tek inter bendim, bana farklı bir dünyadan gelmişim gibi baktılar. Mentorımız en yoğunun inter olduğunu söyleyince gelecek adına umutlandım tabi ki. Neyseciğime birazcık gezdik bir de sonraki haftalarda ne yapalım diye konuştuk. Sergiye gideceğiz gibi görünüyor, umarım kaynamaz, gitmeyen isteyen tek kişi de benim resmen.

Sonracığıma eve geldim işte keyif çatıyorum biraz, yarın okul tatil oldu bugünkü sınavdan dolayı. Benden mutlusu yok, çarşamba da Metüriç'le birlikte eve uçacağız. Eee daha ne isterim ki? Annem uyuyamamamla dalga geçiyor "korkarım burada olduğun beş gün boyunca uyuyacaksın" diyor. Artık bir aydır tek bir gece düzgün uyudum o da ablamlara gittiğim zaman. Ama nasıl alışmışsam uyumamaya, o gün malak olmuştum. Şuan bir yağmur attı ki buraya sormayın, kaza olmuş zaten bizim sokakta. Durum ne tam bilmiyoruz ama. Whatsapp grubunda hocayla birlikte çıldırıyor sınıftakiler, bense zaten hiç normal olmamışım.

***

Tatil dediğimiz şeyin mükemmelliğine rağmen yalnızca bana olduğu için uyuyamadım yine. Yataktan kalkmak zorunda olmamamın keyfini çıkardım bir müddet, sonra usta geldi, yeni fırını taktı, onunla ilgilendim. Sonra ödev yaptım biraz, Bigbang Theory'nin yeni bölümlerini izledim, İsmet Özel'in A Not Being A Jew'inden bir şeyler okudum, klasik müzik dinledim, M.Pendragon sayesinde Cem Babacan kimmiş onu öğrendim. Arkadaşın kısa filmi için müzik seçtik. Akşam bizim arkadaşların evine gittik, şarkı falan söylediler. Of iki kız vardı, bir düet yaptılar, kendimden geçtim. Slow bir parça söylediler, ben birazcık ağlamış olabilirim. Sonra tabi oradan birileri "hareketli bir şeyler!" deyince coştular. Komşular gelecek şimdi dedim ben, bizim evden edindiğim tecrübeyle. Sonra yedik içtik, benim biraz uykum var ve hiç sosyalleşesim yoktu. Bu yüzden Roald Dahl'ın The Wonderful Story of Henry Sugar'ını okudum.

Eve gelince bizim yönetmen hanım kahve yaptı, içtik sohbet ettik falan. Bizim okuldan iki kız geldi, bu gece burada kalacaklar. Biri interi iki kez upperı üç kez okumuş -devamsızlıktan kalmış- sonra iki sene endüstri okuyup psikolojiye geçmiş. Niyeyse normal karşıladım ben, tuhaf gelmedi. Sonra içeri geçtim ve bunu yazmaya başladım. Yönetmen hanım Tarık Tufan'ın son kitabı ancak ilk romanı olan Şanzelize Düğün Salonu'nu almış. Adam hakkında lafladık biraz, ekşiye baktım ne yazmış diye, merakımı celbetti. Ot'ta da yazıyordu ama dikkatimi çok çekmemişti o zaman. "Sen bu kitabı da oku," dedim "Sonra en güzel kitabı hangisi söyle, onu okuyayım." Sonra Wpos aradı, Jeff'in resmi var mı sende diye sordu, maillerimizi aradım bulamadım. Şimdi banyo yapmaya gidiyorum. Bugün en azından akşama kadar evde kaldığım için mutluyum. İlk kez gündüz dışarı çıkmadım buraya geldiğimden beri.

Edit: Yine merakımın esiri olup gece Tarık Tufan'ın "Bir Adam Girdi Şehre Koşarak" isimli kitabını okudum. Kötü değil ama bana göre de değil işte. Normalde bu tarz yazanları severim ama bu adama ısınamadı. Yeterince rahat gelmedi dili, kasıldım. Ama belki romanını okurum çünkü henüz tatmin olmadım, kesinleşmedi düşüncelerim.

***

Cumartesi pek bir şey yaptım diyemem sanırım. Sabah kalkmayıp yatakta müzik dinleme keyfinin ardından haftalık temizlik. Öğleden sonra ablamla bizim Eniştebey'in yeğeni(?) olan bir kız geldi, birlikte çıkıp artık garsonların beni tanıdığı mekana gittik. (Onlara getirdiğim müşteri sayısını düşünürsek bana maaş bağlamaları lazım. Artık hiç gidesim gelmiyor ama sürekli birine göstermek için yine gidiyorum. Bir garson var özellikle ondan gizlenmeye çalışıyorum çünkü bakıyor anlıyor musunuz? Direk bakıyor yani.)

Kız mimarlık okuyormuş, yaşıtmışız, hazırlıktaymış o da. Teraziymiş burcu, Eylül doğumluymuş, severmiş o da çizim yapmayı. Hemen orada peçeteye çiziktirdi bir balerin. Ablam biraz övmüştü ama çok da sıradan bir yetenek görmedim ben bilemiyorum. Belki yeterince şey görmemiş olduğum için bilemem. Biz orada otururken bir genç piyano çalıyordu, öyle güzeldi ki... Hep birlikte depresyona girdik "biz de çalmak istiyoruuuuz" diye. Ablam kızdı bana kemanı bıraktığım için. "Ama," dedim "keman çok kibar bir alet, bir de bana baksana kaba saba bir insanım, hem serçe parmağım da kısa." "Saçmalama," dedi "devam etsen uzardı parmağın, hem de ne kabalığı?" "Öyle diyorsun ama iki yılda uzamadı işte, hem hocam bana bir keresinde 'kemanı tüfek gibi tutuyorsun' demişti," dedim. Güldük, güldük ama içimde acıdı bir şeyler tabi, özledim kemanımı, titreyen elimi, o gerginliği, kayan parmağımı panikle düzeltmemi, akordu düzeltmeyi, her şeyini iyisiyle kötüsüyle. Aynı lise gibi. Her şeyini özledim.

Pazar sabah onda Wpos'la buluşup Turşu'ya iadeyi ziyaret yapacaktık, yaptık da ama onda buluşamadık. Malum şu saat sıkıntısı. Neyse ki aynı yanılgıya düşüp buluştuk ama gün boyu herkesin saatle ilgili kafasına soru işaretleri vardı. Ve biz aaa ne güzel erkenden gideceğiz diye düşünürken hiç de erken olmamış oldu ve biraz moralimiz bozuldu. Neyse, Wpos'la buluşup metrobüse bindik ama o ne yol ya... Üsküdar'dan Beylikdüzü. Bin tane durak var. Resmen İstanbul'u bir baştan bir başa kat ettik. Turşu'yla dalga geçiyoruz, sen Tekirdağ'da oturuyorsun diye. Hava açtı, yağdı, tekrar açtı biz hala gelemedik düşünün.

Neyse, sonra işte Marmarapark'ın orada buluştuk. AVM'ye gitmeyelim yürüyelim diyorum yok kabul etmiyorlar. Sonra ne yaptık? Yemek yedik, D&R'e gittik -tabi ki- ben Sabitfikir aldım bir tane, bir de Max Frisch'in Homo Faber'ını. Ama aklımda Selim İleri'nin Yaşarken ve Ölürken isimli kitabı kaldı. Onu almalı mıydım? Ah o tereddüt var ya ne lanet bir şeydir. Sonra Turşu'yla ben kendimize en büyüğünden birer erkek hırkası aldık. Hatta şuan üzerimde de o var, sonunda ısındım. Eee ayağımda yün terlik, pijamamın altında tayt olunca... Neyse, sonra ben AVM'de Bilim Teknik'imi unuttum, o yüzden şuan bile ona ağlayasım var. Dışarıda da oturup bir şeyler içtikten sonra o uzun yolu bir de geri döndük. Dönerken "Bir de Tüyap'a gelirim bir daha asla Turşucum" dedim.

Haa bir de bizim o yabancı arkadaşı gördüm orada. Biraz iletişim kurmaya çalıştık ama ben onu anlamadığım için sallamasyon cevaplar verdim. Çok sağlıklı bir iletişim olmadığını söylemek zor olmaz. Ama sonradan düşününce bayağı şaşırdım, taaaa İstanbul'un diğer ucunda değil sınıf arkadaşımı Anadolu yakasından bir ferd bile görmeyi beklemiyordum. Sonra kızlara diyorum -"Bunun ne işi var burada?" "-Senin ne işin var burada?" -"Ama Turşu burada." -"E onun da arkadaşı vardı yanında." Ama yok yani, pazar günü bu çılgınlığı yapacak ikiden fazla insan olamaz diye düşünüyordum. (İki insan: wpos ve ben)

Sonra Wpos bilgisayarı bozulduğundan bize gelip bazı işlerini halletmeye çalıştı ama yapamayıp bir de üstüne sinir küpüne dönerek gitti. Üstelik giderken kalemliğini unutmuş -kalemlik deyip geçmeyin Wpos için en önemli materyallerden biri o- beni aramış ben de açmadım çünkü görmedim. Falan filan. Şimdi oturmuşum yere bunları yazıyorum işte. Zaten ödevimi yanlış yapmışım, düzeltip bir daha gönderdim. Onun dışında Knack, ELO ve Aerosmith dinledim bunları yazarken. Hepsi bu sanırım. 



Bugünlerde eski mutluluğumdan eser yok. Sadece işte bizim kızlarla -yani lise arkadaşlarımla- bir şeyler yaparken o eski his geliyor. Onu kaçırmamak için geçen sene sıklıkla ne giyiyorduysam onu giydim hatta, değişmemiş olsun istedim en azından bazı şeyler aynı kalsın istedim. Zamanı geri döndüremem biliyorum, kötü olduğunu da söyleyemem bu yaşamın ama işte eksik. Görünürde dolu ama içi boş. İçeride ev arkadaşlarım sohbet ediyor, katılsam mı aralarına diye düşünüyorum ancak istemiyor canım. Yoruldum bu kalabalıklardan, yeni yüzlerden. Hepsi iyi insanlar, birçok artıları var ama... Ben evimi özledim. Odamın içindeki o huzuru özledim. Turşu "Bazen içimden seni arayıp yürüyüşe çıkalım demek geçiyor ama sonra hatırlıyorum mesafeyi." diyor. Turşu'yla yürümek istiyorum. Binlerce kez yürüdüğüm o sokaklarda yürümek istiyorum ve sonra basmadığım bir milimetresi kalıp kalmadığını düşünmek.

"Ne hissediyorum biliyor musun?" diye soruyor bizim edebiyatçı gülerek, kendi cevap veriyor. "Boşluk." Ben gülemiyorum. Ben bu boşluk hissinden nefret ediyorum. Kendime bakıyorum, değişmekten korkuyorum. Hala aynı mallık, farklı insanlara bile aynı gerizekalı davranışlarla karşılık veriyorum. Sonra "kim bilir hakkımda ne düşünüyorlar" diyorum ama devam ediyorum. İnsanların beni kabullenememesinden korkmuyorum ama eğer öyleyse, sadece bunu bilmek istiyorum. Aslında hangi konuda olduğu fark etmez, yüzüne baktığımda ne düşündüğünden emin olamadığım insanlarla bir arada olmayı sevmiyorum. Zaten başkası olmak için fazla ihtiyarım. Başkası olmak için fazla çocuğum. Başkası olmak için fazla yorgunum. Yeni insanlarla uzun zamanlar geçirmeyi sevmiyorum. Herkes benim gibi içinden geleni hemen söyleseydi ne güzel olurdu. "Tanıdık" olması içinin birilerinin, bu zamanlar da olmak zorunda ama işte, keşke olmasa demeden edemiyorum. Benim bir başka mallığım. 

Bu hafta günlük hayatımdan bahsettiğim dört yazı yazmışım. Resmen günlüğe çevirdim burayı da. Ama adam gibi bir şey yazamıyorsam bile boş bırakmak istemiyorum. Mazur görün olur mu? 

Pazartesi, Ekim 19, 2015

Tüm Zamanların En Gereksiz Yazısı


Hadi daha sonra hatırlamak için yazdım bu yazıyı tamam da niye yayınlıyorum bilmem. 
İşsizlik de diyemiyorum ki artık. Anlamadım.

Ben bu resmi çekeli dört yıldan fazla olmuş, kim inanır ?

SÜMERBANK 

Anneannemler Antalya'da olmadıkları yılın çok da fazla olmayan kısmında, şehir merkezine otuz kilometre uzaklıkta bir sahil kasabasında yaşıyorlar. Biz de haftasonları bir kaç saatliğine kaçamak fırsatı yapma fırsatı buluyoruz. Daha iyisi ise yazları orada kalmak, her gün denize gidebilmek...

Anneannem ve dedem neredeyse birbirine taban tabana zıt iki insan. Tayin edildikleri Isparta'nın bir köyünde tanışıp evlenmişler. (Dedem köşelerde saklanır, anneannemin önüne pat diye çıkar korkuturmuş onu.) Biri Akdenizli biri Karadeniz... İlk çocukları olan annem Bitlis'te dünyaya gelmiş. Şimdi anneannem altmış dokuz, dedem yetmiş yaşında ama maşallah benden enerjikler. Hele anneannem ele avuca sığmıyor. Ben ne kadar uyuşuksam o da o kadar aceleci. Hepimizi mahvediyor, bilmiyor ki bizim içimizde ondaki nükleer enerji kaynağından yok.. En sevdiğim özelliği ise müthiş bir espri anlayışının olması. Sürekli ironi yapar konuşurken falan. (Annem şakadan ne kadar anlamıyorsa o da o kadar anlıyor.) "Mantar kafalı" gibi kendine has hakaretleri vardır. Dedemle atışmalarında da gülmekten ölüyorum. Bir örnek vereyim:

Davlumbaz borusuna kuşlar yuva yaptığı için kullanmıyor anneannem. Bu yüzden kızartma yapmak için bahçeye çıktık ve ben de onu izliyorum bir şeyler öğreneyim diye. (Malum öğrenci evine gideceğim, bir yemek nöbeti olacak, her gün yağsız makarna pişiremem.) Bizi orada gören dedem hemen gazeteyi alıp yanımıza koştu tabi. Anneannem ebe, dedem de öğretmendi. Bize göre dedemin öğretmenliği için "di" ifadesi fazlalık çünkü hala herkesi potansiyel öğrenci olarak görüyor. Başladı gazeteden sağlıklı beslenmeyle ilgili bir şeyler okumaya. Benim de içim daralmış bu konudan, fenalık geçireceğim. Anneannem dedemden gizlice bir tanıdığını aradı hemen, dedem durmak zorunda kaldı tabi. Konuşma bitti, dedem hemen:
"Nerede kalmıştık?"
"Sümerbank'ta."

AYAKKABI ÇALAN KÖPEK 

Bir gün yine anneannemle oturuyoruz. "Buralarda bir ayakkabı hırsızı vardı, bugün ölmüş." dedi. Ben tabi ağzım açık bakakaldım. "Gerçekten mi ne zaman nasıl ya kim?" şeklinde arka arkaya soruları dizerken durumu açıkladı.
"Burada ufak bir köpek vardı, ayakkabıları çalıyordu."
"Ne?! Nasıl yani? Köpek mi ayakkabıları çalıyordu?"
"Evet, geçen bilmem neye gitmiştim, çıktım ki terliklerim yok. Birisi köpek çalmıştır dedi, hakikaten de almış ileri götürmüş, orada bırakmış. Hangileriydi... Hah işte ayağındakiler!"
"Neeeee?! Yıkadın mı bunları?"
"Yıkadım tabi ki... Bugün trafik kazası olmuş, bir araba çarpmış ona."
"Bir dakika... bu köpek açık kahve, tasması olan bir köpek miydi?"
"Evet evet."
"İnanmıyorum! O köpek bu mahalleye benimle birlikte gelmişti! Şimdi o...ayakkabı mı çalıyormuş...ölmüş mü bir de? Na-nasıl olur?"

PİZZASI OLMAYAN PİZZACI

Aslına bakarsanız o gün moralim çok bozuktu ve evden çıkmak istemiyordum. Çeşitli şeyler hakkında mızmızlandıktan sonra Wpos'la buluşup gitme fikrinden sonra yelkenleri suya indirdim ve bir kaç saat sonra yola koyuldum. Bugünlerde fena halde kafayı taktığım Standing Egg (4 US) ve Vanilla Acoustic (Eudaimonia) albümlerini kim bilir kaçıncı kez dinledikten sonra arabadan inmeye yaklaştığım sırada Wpos'a kitabevine gitmesini söyledim çünkü kitapçıdan daha hoş bir buluşma yeri tahayyül edemiyorum haha (Başka bir yer bilmediğim gerçeğini yüzüme vurmazsanız sevinirim.)

Ama kendisini yolda on birinci sınıftaki geometri öğretmenimizle konuşurken yakaladım. İnanılmaz tatlı bir insandı. Sırf dersi kaynatmak için ortaya attığım "Hocam hadi tabularını yıkın ve dışarıda ders işleyelim!" fikrimi kabul etmiş ve bizi bahçeye çıkarmıştı. Tabi mevsimlerden kış olunca donmuştuk ve sonra kantine gitmiştik. Bize çay ısmarlamıştı ve sohbet etmiştik. Bunu, söylerken hiç beklemediğim için her zaman güzel bir anı olarak hatırlıyorum. Ama tabi ki tek sevimliliği bundan ibaret değildi. Her zaman çok sıcaktı ve onu en kızdırdığımız zamanlarda bile dayanamaz gülerdi. Bütün derslerinde kitap okumama, kitap okumadığım zaman sürekli dersi kaynatmama ve hiçbir ödevimi -hatta dönemlik ödevi bile- yapmama rağmen hiç düşük not vermedi, hatta kızmadı bile. -anlaşıldığı üzere hiç de ideal öğrenci değildim- Sadece "ben seninle ne yapacağım" şeklinde üzgün olurdu ama notlarım iyi olduğundan ve geometriyi de sevdiğimden asla kötü bitmezdi diyaloglarımız. Kendisini her zaman güzel anacağım.

Wpos'un telefon konuşması sona erdikten sonra kitabevine girdik ve kendisine Star Wars'ın comic booklarını gösterdim, tabi ki hardcore bir Star Wars hayranı olarak biraz(!) fangörllük yaptı. Daha sonra inanılmaz hoş bardak altlıkları bulunca hem kendimize hem de arkadaşlara almaya karar verdik. Ben bir adet V for Vandetta, Don Kişot ve Wpos bulmasına rağmen ondan çaldığım bir The Godfather aldım. O ise abisi için badman, kendisi içinse Darth Vader, Joker ve sanırım kardeşi için de bir Doctor Who altlığı aldı. Tabi bütün bu işleri yere çömelerek yaptığımız için ayağı kalkmak pek kolay olmadı.  Sonra söz konusu yerde biraz daha boş işlerle uğraştıktan sonra (ki bu sırada bir kız bize Frida Kahlo'nun resmini göstererek "bu kişinin kim olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu, ben de söyledim, anlamadı bir daha söyledim, bir daha anlamadı ve üçüncü kez söyledikten sonra hala anladığından şüpheli olsam da yeniden sormadı -çok şükür-) Nerede olduğu hakkında bir fikrimiz olmayan pizzacıya doğru yola koyulduk.

Wpos'a yolu bilmediğimi, içgüdülerime güvenip güvenemeyeceğini sordum. Haklı olarak güvenemeyeceğini söyledi ama yine de insan kalabalıklarından uzak olmak için her şeyini feda edebilecek iki insan olarak benim kesinlikle ama kesinlikle güvenilmeyecek yol içgüdülerime göre yürüdük. Neyse  ki bu şehrin yamukluğundan nefret etsem bile sadece aşağı yürüdüğünüzde öyle ya da böyle sahile ulaşırsınız, yani kaybolmak imkansızdır. Biz de böylece sahile indik ve arabaya bindik. -gerçi arabaya binmemiz o kadar kolay olmadı ama gereksiz teferruata girmeyeceğim- Bizi pizzacıya götürecek olan arkadaşlarımızla okulun orada buluşacaktık.

Yolda Metüriç, Wpos'u aradı ve bunu neden yaptığı hakkında hiçbir fikrimiz olmadığı halde Woops birden ikimizin kavga ettiğini, benim nerede olduğumu bilmediğini, yanında ise Turşu'nun olduğunu söyledi ki Turşu o sırada evinde oturmuş yeğenlerine bakmakla meşguldü. Metüriç ayrıntı isteyince "bunlar ciddi meseleler sonra konuşuruz" dedi Wpos ve telefonu kapattı. Ardından hemen Turşu'yu arayıp oyunu anlattı ve Metüriç'i işletmesini söyledi. Ah Turşu tabi ki doğuştan gelen oyunuluk yeteneklerini kullandı. Metüriç onu arayıp benim nerede olduğumu sorunca "Ne bileyim ben nerede, git kendisine sor" diye atarlı bir cevap verip, "dolmuştayım ve şarjım bitiyor" diyerek telefonu kapatınca Metüriç tabi ki tongaya bastı.

Beni aradığında arabadan inmiştik ve ona hasta olduğum için gelemeyeceğimi söyledim ki bu benim klasik cümlelerimden biri olduğundan ve gerçekten kavga etmiş olsak bunu söylemeyeceğimden olay inandırıcı hale geldi ve endişeyle "Gerçekten hasta mısın yoksa başka bir şey mi oldu?" diye sordu. "Wpos kavga mavga bir şeyler dedi." Ben  de sıkılmış bir ses tonuyla palavra sıkarken Wpos "Paul yeter yeter" dedi, meğersem Metüriç, Darling ile birlikte karşımızdaymış. "Allah belanı.. kapat kapat!"tan sonra tabi ki bize saydırdı. Sonra Turşu'yu aradı ve Turşu tabi ki bunlardan habersiz rolüne devam ettiği için o da azardan nasibini aldı. İşletme operasyonunda başarılı olmuştuk ama neden bunu yaptık cidden bilmiyorum. Yine de eğlenceliydi.

Sonra yürüyerek bizi pizzacıda bekleyen ve etrafta bir köpek olduğu için acele etmemizi söyleyen Mrs.Morgana'nın yanına gittik. Dehşet güzel bir köpekti, kocamandı, tüyleri uzun değildi ve temiz görünüyordu. Tabi ki kendisini sevmek için teşebbüse geçtim ama niye olduğunu bilmediğim bir şekilde köpekler benden hazzetmiyor. İki defa köpek saldırdı bana, yine de hala kendilerine sevgi besliyorum ancak onlar beni sevmiyor arkadaş! Bu teşebbüsüm anlaşılacağı üzere akim kaldı ve köpek benden kaçtı. Ama arkadaşlarım tabi ki durumdan memnun oldular ve kaçtıkları yerlerden geri döndüler.

Günün esprisi Darling'in "Gastronomi okuyacak insanı"ydı. Wpos Gastronomi okumaya karar vermişti ve Darling de bunu çok havalı olduğunu düşündüğü için Woops'u kendine üstad ilan etti ve üşenmeden her cümlesine "Gastronomi okuyacak insan" kelime öbeğini ekledi.

Takımın son ferdi NSA'i beklerken Metüriç sipariş vermek için içeri girmişti çok geçmeden dışarı çıktı ve "Pizza yokmuş." dedi. Ufak çaplı bir kalp krizi geçirdik çünkü söz konusu yer bir pizzacıydı. Yani pizzası olmayan bir pizzacı Crows Explode'daki öğretmen olmayan okullar kadar saçmaydı. -ne var ki Crows Explode bir film, pizzası olmayan pizzacı ise en az benim kadar gerçekti-

İftara kalmış on beş dakika falan biz ortada kaldık mı? Biri yakınlardaki bir tatlıcıya gitmeyi önerdi, biri bir restoran söyledi, Woops benzincinden kek alıp yiyelim dedi, benim fikrimse batıya doğru yürümek ve karşımıza çıkan ilk yerde yemek yemekti. Ne kadar muhteşem bir fikir değil mi? Lakin bu fikri harika bulan tek kişi ben olduğumdan bir restorana gittik. Ki bu söz konusu restoranda hiç hoş şeyler olmadığından bu kısmı atlayacağım çünkü hatırlamak bile istemiyorum. -unutmak mümkün olmasa da-

Ama sonrası güzeldi, okula gittik ve karanlık bahçede oturduk, kızlar dondurma ve içecek getirdiler. En az üç saat sohbet ettik. (Ama kimse, ya ne zaman mezun olduk zaman çok hızlı geçiyor falan demedi, hiç duygusala bağlanılmadı ancak hahahihihoho) Ateş yakmaya çalışıp başarısız olduk, on ikiye doğru kadro birer birer azaldı ve üç kişi kaldık. Tabi ben parka gitmek istedim. Çünkü şu üstü kapalı kaydırak var ya, onu ağız kısmına yatmak öylesine harika bir şey ki... Sonra Wposla şu asılarak geçilen yerin üstüne çıkıp oturduk. Ve bunun gibi boş işlerden sonra Metüriç'in amcası gelip bizi aldı. Ben anahtarım olmadığından Wposlara geçtim ama eve girmeden ortalıkta boş boş dolanıp evin önünde oturduk.

Sonra Wpos oradaki bir arabaya çok kızdı girişe park ettiği için ve arabanın sahibine bir not bırakmaya karar verdik. (Yalnızca ilk cümle bana ait, kalan kısmını Woops yazdı.) Woops yazarken ona "senin olduğunu anlayacaklar" dedim gülerek çünkü acayip anlatım bozuklukları yapıyordu. (Kendisi Türk olsa da Danimarka'da doğup büyüdü o yüzden dilbilgisiyle ilgili ufak tefek sıkıntıları var diyelim.) Kağıdı katlayıp arabanın camına koydu.

"Sevgili .......... plaka sahibi vatandaş (cinsiyet ayrımcılığı yok)
Dost, insan arabayı girişin ortasında park etmez.
Ayıptır günahtır
Ya ambulans gelse, hayır anlamadığım nasıl bunu düşünemezsin, o kadar ehliyet sahibisin.
O mübarek derslerde yok muydun?
Neyse umarım hatanı anlarsın.
Yanlış anla veyahut anlama bidahaki sefere doğru dürüst park etmen umuduyla
(senin için dua edeceğim)
Sevgiler & Saygılar
Duyarlı & Mağdur Vatandaş"

Sonra tabi ben binaya her girip çıkana korku dolu gözlerle baktım "acaba sahibi geldi mi" diye... Sonra bir ara binanın içine girdiğimizde şartelleri indirme fikri öne sürdüm ama yapmadık. (Çok uslu bir çocuğumdur da çaktırmıyorum.) Babam geldiğinde saat biri çeyrek geçiyordu.

now playing: george harrison - my sweet lord